Mahmut Olgun

Tarih: 04.04.2025 13:00

Tekno Aklın Karanlığında Ahlakın Çöküşü Ve Sözün Gücü

Facebook Twitter Linked-in

Söz çoktandır bitmiş; ne söz kaldı ne de o sözü yazabilecek bir kalem. Kalem kırık, söz bitik. Kalem tutan eller kırıldı; parmaklar kesildi, yürekler darmadağın. Acıları yaza yaza mürekkepler tükendi. Gözyaşları kurudu. Büyüyecekti daha çocuk; hayalleri, düşleri, masum gülüşleri vardı. Ama hayaller bile kana bulandı. Umutlar yerle yeksan oldu. Geride sadece acılar kaldı; bize kalan o derin, tarifsiz acılar...

Bu noktada artık mesele sadece bir felaketin tanıklığı değil, insanlığın varlık gerekçesinin sorgulanmasıdır. Çünkü insanlık yalnızca yaşamakla değil, adaletin ve vicdanın yükünü taşımakla anlam kazanır. Toplumlar, mazlumların acısına ne kadar dayanışma gösteriyorsa o ölçüde insani kalabilir. Aksi hâlde toplumsal yapının çimentosu olan empati, yerini sessizliğe ve çıkarcılığa bırakır. Bu da sosyal çözülmeyi beraberinde getirir.

Bu sessizlik, sadece bireysel bir duyarsızlık değil; küresel bir siyasal acziyettir. Uluslararası sistemin adalet üretmedeki başarısızlığı, savaşların ve soykırımların “yeni normal” olarak kabul edilmesini kolaylaştırmıştır. Devletlerin stratejik çıkarları, bir çocuğun hayatından, bir annenin feryadından daha değerli görüldüğünde ahlaki felaketler kaçınılmaz olur. Sessizlik burada yalnızca susmak değil; faille iş birliği hâline gelir.

Ama biz, insanlıkta ısrar edeceğiz. Acı da olsa bu acıyı omuzlamaya devam edeceğiz. Çünkü zulmün karşısında tarafsızlık diye bir şey yoktur: ya zalimin yanında olunur ya da mazlumun safında. Levinas’ın dediği gibi, “ötekinin yüzü” bizi sorumluluğa çağırır. Camus’nün başkaldıran insanı gibi, biz de tüm imkânsızlıklara rağmen haykıracağız. Çünkü hakikat, bastırılsa da er ya da geç yankılanacaktır. Ve hakikati haykırmak bir cesaret değil; bir mecburiyettir.

Ne var ki bugünün dünyasında bu haykırışlar da yankısını bulmakta zorlanıyor. Çünkü artık Batı’da erdem, ahlak, fazilet gibi kavramlar üzerine düşünecek bir felsefi akıl kalmadı. Kant’ın “ödev ahlakı”na ya da Spinoza’nın “matematiksel etiği”ne veda edildi. Artık o zemin terk edildi. Bugünün aklı, teknolojik bir akıldır ama bu akıl ne etikle sınırlıdır ne de insanlıkla ilgilidir. Tekno-oligarkların kendi çıkar düzenini tesis etmek için kurduğu bu akıl, yalnızca verimliliğe, denetime ve mutlak kontrole yönelmiştir.

Ahlak, vicdan, hukuk, demokrasi ve insan hakları gibi değerler bu aklın masasında yer almamaktadır. Adorno ve Horkheimer’ın Aydınlanma eleştirisinde ifade ettiği gibi, akıl kendi içinde bir barbarlık üretmektedir. Bugünkü akıl, insanı bir veri noktası olarak gören, algoritmalarla yönetilen, duygudan ve hakikatten arındırılmış bir yapay zekâ zihniyetidir. Bu şeytani bir akıldır; onun için bir çocuğun ölümü yalnızca istatistiksel bir veridir, bir annenin çığlığı ise “gürültü”den ibarettir.

Ve biz, bu karanlığın içinde söze tutunacağız. Çünkü söz, sadece ifade değil, direniştir. Bazen tek bir kelime, bir çocuğun yeniden hayal kurmasına vesile olabilir. Bazen tek bir vicdan, bir çağın onurunu kurtarabilir. Bu nedenle sözümüzü haykırmaya, acıyı yüklenmeye ve insanlıkta ısrar etmeye devam edeceğiz. Çünkü insanlık, her şeye rağmen, yeniden kurulabilir. Ve bu yeniden kuruluş, belki de en başta, bir tek cümleyle başlar: “Zulme karşı susmayacağız.”


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —