Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


KADİR GECESİNDE NEFİS MUHASEBESİ; YANMAK VE UYANMAK: VAROLUŞSAL BİR DİRİLİŞİN FELSEFESİ

Yazarımız Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


İnsanlık tarihine yön vermiş büyük şahsiyetlerin yaşam serüvenine baktığımızda, onların ortak bir kaderi paylaştıklarını görürüz: Yanmak, yani ıstırap çekmek ve bu ıstırapla bilinçli bir varoluşa ulaşmak. Bireysel ve toplumsal düzeyde gerçek bir uyanışın ve dönüşümün ancak bir yanma süreci ile gerçekleştiği aşikârdır. Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin ifadesiyle, "Hamdım, piştim, yandım" sözü, bu sürecin üç temel aşamasını ortaya koyar: Hamlık, pişmek ve yanmak.

Hamlık, bilinçsizlik ve gaflet hali; pişmek, idrak ve farkındalık kazanma süreci; yanmak ise varoluşun en üst mertebesinde bir teslimiyet ve aşk halidir. Bu bağlamda, "yanmak" yalnızca bir metafor değil, aynı zamanda insanın özüne doğru gerçekleştirdiği büyük bir dönüşümü ifade eder.

İnsan, diğer varlıklardan farklı olarak, kendi varoluşunun bilincinde olan bir varlıktır. Kur’an-ı Kerim’de de insanın yaratılış amacına işaret eden birçok ayet bulunmaktadır:

"Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51/56)

İnsan, ibadetle yani bilinçli bir kulluk şuuru ile kendini gerçekleştirme sürecine girer. Ancak bu sürecin en önemli aşaması, varoluşsal bir acıyla karşılaşmaktır. Bu acı, insanı sarsan, onu hakikate yönelten ve özüne döndüren bir tecrübedir.

Kur’an’da insanın aşamalı bir gelişim sürecine tabi olduğu da vurgulanır:

"Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman eden ve Salih amel işleyenler başka..." (Tîn, 95/4-6)

Bu ayet, insanın hem en yüce mertebeye çıkabilecek hem de en düşük seviyeye inebilecek bir varlık olduğunu gösterir. Yanmak, insanın bu en yüksek mertebeye ulaşma çabasıdır. Yanmanın tevhidi ve ahlaki bir boyutuda vardır. Yanmak, sadece bireysel bir oluş süreci değil, aynı zamanda tevhidi bir duruş ve ahlaki bir yükseliş anlamına gelir.

Büyük şahsiyetler, peygamberler, âlimler ve mütefekkirler bu sürecin en büyük örnekleridir.

Hz. İbrahim’in Nemrut’un ateşine atılması, bir yanma metaforu olarak değerlendirilebilir:

"Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selametli ol!" (Enbiyâ, 21/69)

Bu ayet, hakikat için yanmayı göze alanların, aslında hakikatin içinde serinliğe ve selamete kavuşacağını göstermektedir. Burada fiziksel bir ateşten çok, varoluşsal bir yanma, hakikate ulaşmak için göze alınan ıstırap söz konusudur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), İslam’ı tebliğ sürecinde büyük acılar çekmiş, halkı tarafından dışlanmış, taşlanmış, ambargoya uğramış, hatta ölüm tehditleri ile karşı karşıya kalmıştır. Fakat o, sabırla, dirayetle ve yanmış bir ruhla yoluna devam etmiştir. Bu, yanmanın sadece bir acı değil, aynı zamanda hakikat uğruna direnmenin ve mücadele etmenin bir ifadesi olduğunu gösterir.

"İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?" (Kıyâme, 75/36)

Bu ayet, insanın bir sorumluluk taşıdığını, varoluşunun amaçsız olmadığını vurgular. Yanmak, bu sorumluluğun farkına varmanın bir neticesidir.

İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu durum, yanmışlık bilincinden uzak bir varoluşsal krizin tezahürüdür. Refah, konformizm, hazcılık ve tüketim kültürü, insanları dertsiz, şuursuz ve sorumluluk bilincinden yoksun bireylere dönüştürmektedir. Büyük İslam düşünürü Sadi-i Şirazî şöyle der:

"Tanrım! Şikâyetim o ibadetten ki bana doymuşluk ve kendini beğenmişlik hissi veriyor. Kutsarım o günahı ki bana sana yalvarma ve sığınma arzusu getiriyor."

Bu söz, yanmışlık bilincinin ne olduğunu çok açık bir şekilde anlatmaktadır. İnsan, gafletten uyanmak için acıyı ve kaybedişi yaşamalıdır.

İslam coğrafyasının içinde bulunduğu kriz, bu yanmışlık bilincinin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Ümmet, varoluşsal sancıyı hissetmemekte, acıyı duyumsamamakta ve bu nedenle yeniden diriliş için gerekli olan şuuru kazanmaktan uzak kalmaktadır. Bu durumu en iyi anlatan ayetlerden biri şudur:

"Bir millet kendini değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez." (Ra’d, 13/11)

Eğer toplumlar yanmadan, acıyı hissetmeden bir dönüşüm gerçekleştirmezse, varlık sahnesinde silinmeye mahkûmdurlar. Hazırcılık, mirasyedilik ve refahın uyuşturucu etkisi, toplumları insanlık kervanının en arkasına atmakta ve yok oluşlarına zemin hazırlamaktadır.

Gerçek bir uyanış ve diriliş, ıstırap çekmeden gerçekleşmez. Yanmak, aslında yok olmak değil, aksine varoluşun en yüksek mertebesine ulaşmaktır.

"O gün ne mal fayda verir ne de evlat! Ancak Allah’a arınmış bir kalple gelenler başka." (Şu’arâ, 26/88-89)

Yanmış bir ruh, arınmış bir kalp ile Allah’a yönelir. Ancak bu şekilde hakiki anlamda bir diriliş ve uyanış gerçekleşebilir.

Bugün İslam dünyasının en büyük ihtiyacı, şuur ve varoluş bilincidir. Sadece fiziksel bir varlık olarak hayatta kalmak yetmez; asıl mesele, yanarak, bilerek ve şuurlu bir şekilde var olmaktır.

Bundan dolayı:

Yanmışlık yoksa uyanış da yoktur!

Allah bizleri yanmadan yok olanlardan değil, yanarak dirilenlerden eylesin.

Selam ve dua ile…

Engin GÜLTEKİN

Eğitimci-Yazar-Sosyolog

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR