İki dönemdir, yerelde olmak üzere özellikle de İstanbul’da belediye başkanlığını AK Parti’den alan CHP adatı Ekrem İmamoğlu’nun, mevcut iktidar tarafından hakkında birçok suçlama yöneltilerek, sahteliği öne sürülerek önce diplomasının iptali ve ardından da tutuklaması sonrasında, onun hakkını koruma ve kollama sadedinde, Saraçhane parkında, başında CHP genel başkan sıfatıyla Özgür Özel’in ulunduğu, günler süren miting ve protesto eylemleri söz konusu oldu.
Bu protesto eylemlerinin, eğer İmamoğlu’nun suçluluk durumu söz konusu değilse, İmamoğlu salıverilene kadar çeşitli yerlerde ve zaman aralığında sürdürüleceği öngörülebilir.
Yok eğer, İmamoğlu, cezaî açıdan –o da belgeleriyle birlikte- suçlu görülecek olura, o, ona verilen cezaya çarptırılacak ve hükümlü duruma düşecektir.
AK Parti ile CHP arasında yaklaşık iki dönemidir İstanbul büyükşehir belediyesi başkanlığı üzerine karşılıklı bir savaşın verildiği bilinmektedir.
Birinin, “İstanbul benim rüyamdır.” söylemi ve oraya yönelik birçok işin kotarıldığı ve zaman içerisinde rant olgusunun ağır basması sonucunda halktan giderek uzaklaşıldığı, bun yerine yeni sınıfların ihdas edilip sınıfsal çıkarların öncelendiği;
Diğerin ise, aslında bal gibi sağcı ve aynı zamanda kapitalist bir çevreden geldiği, ama orada, karşı tarafın icra ede geldiği birçok yanlışa rağmen, AK Parti’nin karşısına kendi aralarından bir aday çıkaramadığı için Ekrem İmamoğlu üzerinde duran ve o figürü, aynı zamanda metal yorgunlukla malul olmuş tarafa karşı, çeşitli algı oyunu ve çalışmalarla iki dönemdir belediyeyi kazanan zevata karşı verilen mücadeleye bakıldığında, işin içerisinde sadece yereldeki iktidarı kaybetme/kazanma durumu apaçık görülmektedir.
Bu durum, bu gidişle İstanbul’la sınırlı kalmayıp yerel zeminde “kaybedilen/kazanılan” yerlerde devam edeceğe benziyor.
Yerdeki bu durum, CHP’nin, iktidarın, hem yerelde rant uğruna telafisi neredeyse imkânsız hâle gelen yanlışlar ve hem de başta ekonomi olmak üzere yargıda ipleri ele alıp onu kadükleştirmesi, eğitimin giderek dibe vurması, sağlık konusunun, o da, büyük oranda, iktidara yanaşık pozisyon almış bulunan birçok tarikat yapılanması üzerinden parasal anlamda nesneleşip ticarileşmesi, bunlara koşut olarak demokratik siyaseti sadece sandığa indirgeme anlayışı, anayasal teminat altında olan özgürlüklerin alabildiğine budanması, ona ait alanları daraltma çabaları, tarımda dibe vurup ülkenin dışa bağımlı hâle gelmesi gibi birçok alanda olumsuz politikalar sonucunda karşılıklı olarak verilen “siyasi” mücadelenin de devam edeceği şimdiden öngörülebilir.
Bunların devam ettiği süreçte, CHP’nin yapmış olduğu 17. Genel Kurultayı’nda, partili delegelere rüşvet kabilinden büyük meblağlarda para dağıtılmasına dair ihbarların, iddia edildiği üzere bizzat parti içerisinden hükümet organlarına yapıldığı düşünüldüğünde, bir de bunlara İBB bünyesinde yapıldığı söylenen/bilinen yolsuzluklarda eklendiğinde; İstanbul’u CHP’nin elinden almak için çalılan ve zaman kollayan Erdoğan, om da büyük bir ihtimal elde bulunan kanıtlara bakarak “turpun büyüğü heybede” esprisiyle rakiplerine meydan okudu.
Bu manzara, söylem ve karşılıklı söz yetiştirmeler devam ederken, İmamoğlu bir şekilde gözaltına alınır, var olan haklarına el konulur, tutuklanır ve yerine kayyım atanır mı; sorusu, her iki tarafın tabanında merak konusu idi.
Bize kalırsa, başkanını halkın seçtiği bir belediyeye demokratik teamül gereği kayyım atanması her ne kadar “yasal” olarak değerlendirilse de, halkın iradesinin yok sayılması adına meşru ve şık olmazdı.
Hani, “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.” Fehvası gereği, yerine “meşru anlamda” birinin getirilmesi gereken şahsın durumu, onun mensup olduğu parti ve devletin ilgili kademeleri tarafından az çok bilineceği/bilindiği için, kesin önlemlerin daha işin başında alınması gerekir.
Buna rağmen, partisi, onu aday gösteriyorsa, tüm sorumluluk artık o partiye ait olup olan bitenin ceremesini o parti tümden değil, sadece yetkililerin çekmesisin sağlanması için yasal düzenlemelerin ivedi bir şekilde ortaya konulması gerekir. Ki, bu parti iktidardaki partide olur.
Başta CHP olmak üzere sağdan, sola tüm muhalif kesimlerin içerisine sindiremediği bir şey var ki, o da, 2010’larda gündeme gelen 12 Eylül’ün yıkımlarına yönelik, onu ortadan kaldıracağı epey kesim tarafından ortadan kaldırılacağı savunulan/arzulanan referandumun sonunda, ülkeyi gide, gide otoriter bir hava bürüdü bir ortamda –o da işin içerisine dâhil edilerek- CBHS’nin ihdası mes’elesi oldu.
Bu ortamın zemininden hareketle, çok önceleri planlanmış olmasına rağmen, Türk milliyetçiliğin kalesi sayılan MHP’nim, daha önceki –dönemlerde “muhalefet safında bulunarak” çetin bir mücadele ile yıpratmaya çalıştığı AK Parti ile bir araya gelerek, o da özellikle beka meselesi üzerinden ortaya koymaya çalıştığı ve iktidar cenahına kabul ettirdiği bu sistemle ülkenin şimdiki konumuna gelmesini sağlamış oldu.
Bunun, bir devlet projesi olduğundan kimsenin kuşkusu olmasın. Partiler ise, iktidarı ve muhalefetiyle işin düzenleyicisi olarak, böyle durumlarda pozisyon alır; sadece her parti, kendi ideolojisi, amaç ve kitlesi adına, var olan çerçeveyi daraltıp genişletme mücadelesi verir, vermek ister.
Aynı zamanda bu şekilde oluşan bir sistem, iktidar cenahı dışında toplumun büyük kesimine cazip gelmeyebilir, özellikle de iktidar olma telaşında olan partiler, bu sistemden daha iyisi ortaya konulana dek ondan azami oranda yararlanma yoluna gidebilirler.
Keza ortaya konan bir sistemin yenisi ile yer değiştirmesi, zorlu siyasi ve toplumsal süreçleri ve uğraşıları gerektireceği için hemencecik olmayabilir.
El’an oluşabilecek bir iktidar değişiminde, iktidarı devralacak olan partinin, tüm bileşenleriyle var olan sistemi eskiden olduğu üzere parlamenter sisteme tahvil edebilirler mi, şimdilik bilinmeyebilir, ama 2018’deki muhalefetin adayı olan Muharrem İnce’nin, var olan sistemi –o da kazanması durumunda- belli bir müddet sürdürmek isteyeceği kamuoyunda çokça konuşuldu, yazıldı ve çizildi.
Buna rağmen, “burası Türkiye” kabilinden günlerin ne getireceği, ne götüreceği –az çok tahmin edilmekle birlikte- gizemini korumaktadır. Ama muhalefetin, tüm renkleriyle bir araya geldiğinde, temayülün, yeniden parlamenter sisteme tekrardan kavuşma ve demokratik ortamı yeniden oluşturma çabaları hız kesmeden devam edecektir.
Yargının, iktidarın elinde sopaya dönüşmesi, süregelen hak ihlalleri, muhalefetin var olan yanlışları da dâhil olmak üzere iktidarın yöntem usulü açısından içeriye ve dışarıya vermeye çalıştığı güven ortamının buharlaşmaya yüz tutması, aynı zamanda dışarının da yatırım anlamında geri durmasına sebep olmakta ve küresel sermayenin geri durmasına zemin hazırlamaktadır.
Hoş, küresel sermaye, gideceği ülkenin kendisine yarayışlı yönlerini dikkate almakla birlikte, yatırım güvencesini başka türlüde halletme becerisine sahip hep sahip olmuştur. O, sonuna kadar dikta ile yönetilen ülkelere sermaye yatırımı yaparak orada ucuz iş gücünden de yararlanmasını bilir.
Bizim, ona o kapıyı açmamamız gerekir. Bunun da yolu, herkesten ziyade iyi ve güzel olup sonuç alınacak olan kriterleri, kendi insanımızın yararına kullanabilmek, onları prezantabl hâle getirmek esas marifet olsa gerek.
Genellikle muhalefette olduğu için CHP’nin açmazlarıyla birlikte atraksiyonların ve karşılaştığı zorluklara değindik; iktidarda olduğu içinde AK Parti’nin, tüm gücü elinde –daha doğrusu Erdoğan’ın elinde- toplamasına koşut olarak, iktidar cenahında yapılan yanlışlara ve doğrulara dikkat çektik.
Bir de, iktidara gelme hırsıyla İmamoğlu’ndan sadır olan yanlışlar ile CHP’nin, sözüm ona bunca değişim söylemine ve Kürt sorununun çözümüne yönelik, kendince geliştirmeye çalıştığı politikaların yanında, onda depreşen ulusalcı olup yer, yer faşizmi çağrıştıran katı ve kırıcı söylemlerin bazı belediye başkanların söylemleri üzerinden gündeme düşmesi de ayrı bir konu olarak hafızalarda yerini muhafaza ediyor.
Marangoz’un, keser artığı olan tahta parçalarını, kışın evindeki sobada ateşi harlandırmak ve ona katkı sunma kabilinden eve götürmesi misali, CHP’de, kendisine yönelik iddianameler ve davalardan fırsat bulduğunda, Kürt sorununun çözümü için bir şeyler söylemekte, ama bu işten Cumhur İttifakı kârlı çıkacak diye işi yavaştan almakta.
Halbuki, yanlışı ve doğrusuyla “Kent Uzlaşısı” içerisinde, kritik bölgelerde Kürd’ün oyuna talip olan bir partinin, çözüm açısından iktidar cenahından daha fazla mesai harcaması ve emek vermesi gerekmez mi? Ki, ona açılan davaların bir kısmı bu uzlaşı çalışması üzerinden açılmıştı. Aynı zamanda, var olan sorunu çözmek için çalışan AK Parti’nin de İBB’ye kayyım atamaması da DEM Parti’nin bu süreçte önemli rol üstlenmesi olmuştu.
Not: Bundan sonraki yazımızda, inşallah Özgür Özel’in Osmanlı’nın son döneminde vuku bulan ve onun ideolojik zeminin oluşturan olgulara ve olaylara bir göz atacağız…
Kaynak: Farklı Bakış