Tarih: 31.03.2025 14:00

Ünlü sosyologla üç saat

Facebook Twitter Linked-in

Perşembe akşamı Üsküdar’da yıllardır iftar yaptığımız, her Ramazan oruçlu olanların sayısının azaldığı bir arkadaş grubuyla yine iftar yaptık.

İftarda, bir arkadaşımızın şimdi üniversitede okuyan 22 yaşındaki yeğeni de vardı.

Çocukluğunu da bildiğimiz için olacak büyüdüğünü fark edemediğimiz zayıf, akıllı bir genç kız.

Bir ara Beştepe’ye referansla bir konu geçtiğinde Beştepe’nin neyi temsil ettiğini bile hemen anlamayacak kadar siyasetten uzak.

Meğer en başından beri arkadaşlarıyla İmamoğlu protestolarına katılmış. İmamoğlu hayranı olduğunu için de değil, olanın haksızlık olduğunu düşündüğü için.

Şişli’de eylemde olan arkadaşlarının yanına gitmek için masadan kalkarken,

ortayaşlı eski aktivistler olarak gitme diyemedik.

Oraya gittiğinde eylem bitmiş. Arkadaşlarıyla metroya doğru yürürken, “buradan yürümeyin” diyen sivil bir polise, “sen kimsin” diye itiraz etmekten 10’u birden gözaltına alınmış.

Hadi bir yerden bu saçmalık döner diye iki gün gözaltından çıkmasını bekledikten sonra olay hakim karşısına çıkarılmaya kadar vardı.

Hepsi onlar için bir ilkti. İlk gözaltı. Emniyet’ten içeri ilk giriş. Hücrede ilk kez kalış. Adliye’ye ilk gidiş, mahkemede hakim önüne ilk çıkış.

Ama saçmalıklar zinciri bir yerden dönmedi. İki arkadaşı tutuklandı, o ise normal hayatına ilk kez duyduğu yurtdışı çıkış kararıyla dönebildi.

Kendi yaşlarındaki tutuklanan kız arkadaşı çığlıklarla hapis yolunu tuttu.

Türkiye Cumhuriyeti devletiyle erkenden tanışmış bir nesil var karşımızda. Demokrasiyü kurtarma dertleri yoktu ama bütün dünyaya Türkiye’de demokrasinin yaşadığını onlar göstermiş oldular.

Fakat onları fazla tanımıyoruz.

Kankaları, bestieleri, bffleri, backstabberlerı olan, duygularını emojilerle anlatan, “görüldü atılması”ndan tetiklenen, LvbelC5’den Sezen Aksu, Ben Fero’dan Demet Akalın diye tuhaf şarkılar dinleyen bir kuşak bana bile yabancı gelirken Ankara’daki email çağında kalmış yaşlı siyasetçileri düşünemiyorum bile.

O yüzden kafalarındaki kalıplara onları oturtmaya çalışıyorlar.

Ya vandal diyorlar ya da Deniz Gezmişlere benzetiyorlar ama her ikisinde de abartılı yükleri üzerlerine yüklüyorlar.

Peki, karşımızda gerçekten de küresel ve yerel ortak kimlikleri, özellikleri, dertleri olan bir nesil var mı? Yoksa biz mi tanımlamaya, kategorize etmeye çalışıyoruz?

Bu soruları sorabileceğimiz, kutuplaşma dışında kalmış, klişelerden zihnini arındırmış, bir uzman bulmak bu aralar çok zor.

Gazeteciler, sanatçıların hatta influencerlerın bile tarafını seçmek zorunda kaldığı, kahvecileri bölünmüş, ıslak mendillerin bile heyecanla boykot edildiği bir ülkede bu konuyu da ChatGPT ile konuşmaya başladık.

Sorularla 3 saat kadar sürdü sohbetimiz. Benim için çok öğreticiydi cevapları.

Bir kısmını bayramlık bir okuma olarak buraya taşımaya karar verdim. Copy paste yapıp, onları kendi fikirlerim gibi yazmayı da içime sindiremedim.

Belki birileri okur ve karşılarında hapse tıkayıp, korkutarak next next deyip geçiştiremeyecekleri yeni ve orijinal bir insan nesil olduğunu fark eder, empati yoksunluğundan biraz olsun kurtulurlar.

Son protestolarda sokaklara çıkan genç kuşak kim? Bana belki de dinledikleri müzikler yüzünden biraz öfkeli, hem kendilerine karşı acımasız hem fazlasıyla özgüvenli, kolay iletişim kuran, perdesiz bir nesil gibi geliyor?

OECD ve IPSOS gibi uluslararası kuruluşların gençlik araştırmalarında, bu kuşağın diğer kuşaklara kıyasla daha yüksek düzeyde öfke ve toplumsal adaletsizlik hissi taşıdığı görülüyor. Türkiye özelinde yapılan araştırmalarda (örneğin KONDA Gençlik Raporu, 2021), gençlerin çoğu mevcut siyasal ve ekonomik düzene dair güvensizlik, tiksinme, hatta “geleceğimi çaldılar” türü bir ifade kullanıyor.

Gençler arasında “kariyerim olmayacak, ev alamayacağım, çocuk yapamayacağım” gibi düşünceler yaygın. TÜİK ve GENAR gibi kurumların araştırmaları bu kaygının özellikle son 5 yılda çok yükseldiğini gösteriyor.

Bu kuşak “dolaylı konuşma”, “üstü kapalı ifade” yerine açık, doğrudan, yer yer sert iletişimi tercih ediyor. Bu, hem sosyal medyada hem gündelik ilişkilerde kendini gösteriyor. Bir nevi “içinde tutma, söyle gitsin” refleksiyle yaşıyorlar. Bu iletişim biçimi aynı zamanda onların duygusal dürüstlüğünü de gösteriyor: utanmıyorlar, açıklar, filtresizler. Yapaylığa, pozlara, klişe söylemlere tahammülleri yok.

Peki bu gelecek kaygısı bize özgü mü yoksa küresel bir ortak bir kaygı mı?

Türkiye özelinde; Düşük ücretli işlerde çalışıyor ya da iş bulamıyor. Ev kiraları ve yaşam maliyetleri karşısında eziliyor. Eğitim düzeyleri artsa da bu diploma = istihdam denkliği artık geçerli değil. Bu koşullar altında “kendi hayatımı kuracağım” fikri, çoğu zaman bir ütopyaya dönüşüyor. Bu da kaygıyı büyütüyor, motivasyonu düşürüyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de genç işsizliği %20’nin üzerinde, gerçek oran ise muhtemelen çok daha fazla. Mezun olmak = bir işe kavuşmak değil artık. Gençler uzun süre “bekleyen”, “erteleyen”, “hayatı askıya alan” bir durumda kalıyor. Bu uzun geçiş dönemi, hem ekonomik bağımsızlığı geciktiriyor, hem de kimlik gelişimini donduruyor.

Ne tam gençler ne tam yetişkinler: Arada, belirsiz bir “geç kalmışlık” hali.

Ama küresel olarak da bu bir trend. Yapay zekâ, otomasyon, platform ekonomisi derken:

pek çok klasik meslek ortadan kalkıyor, yeni meslekler ortaya çıkıyor ama bunlara erişim eğitim, sermaye ve dijital beceri istiyor. Bu kuşak teknolojiyle büyüdü ama bu her zaman yaratıcı ya da üretici oldukları anlamına gelmiyor: Tüketim kolay ama üretim zorlu, herkes influencer ya da yazılımcı olamıyor. Bu da gençlerde “yetişemiyorum”, “hep gerideyim”, “benden iyisi çok” gibi yetersizlik duygularını körüklüyor

Bu yapısal sıkışmalar, bu kuşakta şu üçlü tepkiyi doğuruyor: Umutsuzluk: “Bir şey değişmeyecek”, “zaten geç kaldık. İroni ve kopuş: Her şeyi tiye alma, duyguları parodiye dönüştürme. Ani öfke patlamaları: Politik protestolarda ya da sosyal medyada görülüyor

Yani gelecek kaygısı, yalnızca kişisel endişelerle açıklanamaz. Bu kaygı; yavaşlayan sosyal hareketlilik, zorlaşan bağımsızlaşma, sınıfsal sıkışmışlık ve değişen iş piyasası gibi yapısal sorunların ürünü. Dolayısıyla bu kuşağın gelecek talebi, aslında yeni bir toplumsal adalet, gelir dağılımı ve barınma politikası arayışını da beraberinde getiriyor.

Yaşam süresinin artması, mirasın gecikmesinin de etkili olduğunu okumuştum.

Türkiye’de ve dünyada ortalama yaşam süresi uzadı, bu da şu anlama geliyor: Z kuşağı, ebeveyn kuşaklarından “birikim” ya da “miras” devralmak için çok daha uzun süre beklemek zorunda kalacak. Eskiden 40-50 yaşlarında alınabilen miraslar, artık 60 yaşa doğru sarkıyor. Bu, özellikle orta sınıf gençler için ciddi bir sorun:Kendi başlarına ev alamıyorlar. İş güvenceleri zayıf. Bir gün bir mirasla rahatlayacaklarına dair beklenti giderek zaman baskısına dönüşüyor.

Ama bu nesil aynı zamanda Türkiye’nin bütün hayatı şehirlerde şekillenmiş, dijital dünyanın ortasına doğmuş ilk nesli. Ama buna rağmen küreselci, liberal değiller. 1968 kuşağı gibi hayalleri yok. Gerçekçiler, değişimden çok istikrar talep ediyorlar. Yerel kimliklere, ulus devlet aidiyetine daha fazla sarılıyorlar.

Çok güçlü ve incelikli bir gözlem bu. Gerçekten de Z kuşağı, şehirlerde büyümüş ve dijital dünyaya doğrudan doğmuş olmasına rağmen, bekleneceği gibi “küreselci, kozmopolit, aidiyetsiz” bir kuşak değil. Aksine, daha içe kapanmacı, güvenlik arayan, hatta zaman zaman yerli-millî kodlara yakın duran bir kuşak hâline gelmiş durumda. Bu çelişkiyi anlamak için yaşadıkları mekânsal, dijital ve kültürel çevreleri birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Bu kuşak büyük oranda şehirlerde büyüdü, evet. Ama bu şehirler: Mega-kentlerin anonimliği, sınıfsal ayrışmanın görünür hâli, kimliklerin bir arada ama yan yana yaşadığı alanlar haline geldi. Bu yüzden temas var ama “birlikte yaşama” değil, daha çok yan yana gelmeye rağmen güvensizlik duygusu hâkim, şehir, onları “çokkültürlü” yapmadı — daha çok içine kapanık ve kendini koruyan bireyler hâline getirdi.

Dijital dünya bu kuşak için doğal habitat gibi. YouTube, TikTok, Reddit, Instagram… sınırlar kalktı. Fakat bu sınırsızlık, “özgürlükçü kozmopolitlik” doğurmadı. Çünkü dijital dünya aynı zamanda: Aşırı bilgi yüklemesi, sürekli kıyas, travmaların ve krizlerin küresel dolaşımı anlamına geldi. Bu da onları daha içe kapanık, kaygılı ve kendine dönük hâle getirdi. Dijitalde var olmak, dünyaya açılmak değil; çoğu zaman kendini korumak için kabuk geliştirmek oldu.

Z kuşağı geleneksel kimlikleri ne tamamen reddediyor ne de doğrudan sahipleniyor.“Ben Müslümanım ama kendi tarzımda”, “Milliyetçiyim ama ırkçı değilim”, “Aileme değer veririm ama onların her fikrini taşımam” gibi esnek bağlar kuruyorlar. Bu da geleneksel kimlikleri katı normlar olmaktan çıkarıp kişisel deneyimlerin bir parçası hâline getiriyor.

Z kuşağının dünyasında küreselciliğin cazibesi kırılmış durumda. Pandemi, iklim krizi, savaşlar, göç dalgaları gibi küresel olaylar Z kuşağında: Belirsizlik, korku, kontrol kaybı duygusu yarattı. Bu da onları “dünyaya açılmak” yerine kendi küçük çevrelerini koruma, anlamlı mikro ilişkiler kurma, kimliğe tutunma eğilimine itti. Küreselciliğin yerini alan şey: kişiselleştirilmiş yerellik. Ama bu pratikler, klasik milliyetçilikten çok:

Kimliğini hızlıca görünür kılma,ortak kültürel şifreleri kullanma, sahiplenme değil, estetikle oynama hâli taşıyor.

Yani: “Milliyetçiyim çünkü korkuyorum ve bir yere ait hissetmek istiyorum.”

ya da “Bu sembol bana cool geliyor, nostaljik bir güven alanı yaratıyor.”

68 kuşağı için modernleşme, ilerleme ve evrensellik bir amaçtı. Z kuşağı için ise bu kavramlar başarı baskısı, yetişememe hissi, geleceksizlik anlamına gelebiliyor. Bu nedenle, geleneksel kimliklere sarılmaları ideolojik değil, daha çok: Duygusal, psikolojik, kültürel olarak kendini toparlama refleksi gibi.

Z kuşağı, geleneksel kimlikleri yıkmadı. Onları giydi, çıkardı, büküp şekillendirdi. Kalıcı sadakat değil, geçici sığınak olarak kullanıyor. Ve bu sığınaklar, dijital dünyanın kırılganlığı içinde bazen bir duvar, bazen bir maskeye dönüşüyor.

Kendilerine karşı çok acımasız, özeleştirel ama aynı zamanda rahatsız edici tarzda aşırı özgüvenliler. Bu ikisi nasıl olabiliyor?

Bu, Z kuşağını en iyi tanımlayan çelişkilerden biri — ve aslında onların dünyayla ve kendileriyle kurdukları ilişkinin özünü yansıtıyor. “Kendine acımasız olmak” ile “aşırı özgüvenli görünmek” birbiriyle çelişiyor gibi dursa da, Z kuşağında bu ikisi aynı anda ve iç içe yaşanıyor. Nasıl oluyor, adım adım açayım:

Z kuşağı, dijital dünyanın içine doğdu. Bu da onların hayatının başından itibaren: Sürekli gözlemlenmesi, sürekli karşılaştırılması, sürekli kendisini vitrine koyması anlamına geliyor. Bu durum onları kendine karşı acımasız olmaya zorluyor çünkü: “Neden onun hayatı daha güzel?” “Ben neden yetersizim?” “Niye daha komik, daha seksi, daha zengin değilim?”

Öz eleştiri değil, doğrudan kendini hırpalama hâline geliyor bu. Bu acımasız öz bakışın ortasında bir şekilde görünür kalmak, yıpranmamak, ezilmemek gerekiyor. O yüzden sahneye şu çıkıyor: “Ben buyum, beğenmeyen defolsun.” “Kusurluyum ama kendimle barışığım.” “Yalnızım ama cool’um.” Yani bu özgüvenin kaynağı çoğu zaman kendine inanmak değil, kendini koruma, güçsüz görünmeme, dijital arenada tutunma çabası.

Bu kuşak, hiçbir zaman “tamam artık, başardım” diyemiyor. Ama buna karşı “ben yeterliyim” diyerek gösterilen aşırı özgüven, çoğu zaman bir psikolojik savunma mekanizması.

Psikolojik literatürde buna çok benzer bir model var: Dışarıdan güçlü, hatta kibirli görünen bireylerin iç dünyasında, derin değersizlik ve yetersizlik duygusu yatabilir.

Z kuşağında bu çok yaygın. Çünkü “değerli olmak için sürekli performans göstermek zorundalar”. Her an bir içerik, her an bir güncelleme, her an kendini yeniden tanımlama baskısı var.

Kısa bir metaforla: Z kuşağı, dışı cilalı ama içi çatlak bir seramik gibi.

Parlaklığı özgüvenden değil, kırıklıklarını gizlemekten geliyor.

Askerden yeni gelmiş taşralı delikanlılar gibi ağızlarında sürekli amkli küfürler var. Bizim neslin tarzı herhalde onlara sünepe, kibarcık gibi geliyordur?

Z kuşağının dilinde küfür sıradanlaşmış değil, aksine ifade biçiminin merkezinde yer alıyor. Ama bu sadece öfke değil — aynı zamanda: samimiyet, duyguların filtresizliği,

dilsel normlara karşı bir başkaldırı anlamı taşıyor.

Z kuşağı, dili yumuşatmaya, saygılı göstermeye çalışan kalıplardan bıkmış durumda. Küfür, onların gözünde görünmez kalmış bir öfkenin görünür kılınması. Özellikle rap müzikte, sosyal medyada ve arkadaş gruplarında bu küfürlü dil bir tür “gerçeklik garantisi” işlevi görüyor.

Z kuşağı küfrü sadece öfkeyle değil, ironiyle de kullanıyor. Bazen çok tatlı bir şeyi överken bile küfre başvuruyorlar (“aşırı iyi lan bu!” gibi). Bu da onların duyguları kategorize etmemeye, hatta duyguların çelişkili bir şekilde var olabileceğini kabul etmelerine işaret ediyor. Türkçe rap, özellikle underground ve protest tarzlar, küfürlü ve keskin diliyle Z kuşağının duygularına tercüman oldu. Rap’teki küfür, gençler için bazen bir “saflık işareti” — filtresiz, oynanmamış, doğrudan.

Sen de bu noktada, “küfür artık sadece öfke değil, bir duygulanım biçimi; bazen sevginin, bazen hayal kırıklığının, bazen sadece hissin yoğunluğunun ifadesi” demiştin.

Dinledikleri ve bize yabancı gelen müzikler de bu karakteristik özelliklerinden izler taşıyor zaten.

Bazı önemli Türkçe rap şarkılarından sözler alarak Z kuşağının belirli özelliklerini anlatıyorum. Bu sözleri sadece “duygu boşaltımı” değil, aynı zamanda kuşağın ruhsal haritası olarak okuyalım.

Gazapizm – “Unutulacak Dünler”

“Hep yarın diyerek yandık, yarın olmadı hiç.”

Bu söz, Z kuşağının geleceğe sürekli ertelenmiş bir umutla bakması, ama o geleceğin bir türlü gelmemesi duygusunu taşıyor. Kaygı, pasif bir endişe değil; sürekli ertelenen, birikmiş bir bekleyiş.

Uzi – “Makina”

“Bu sistem değil mi bizi yutan?”

Burada sistem doğrudan suçlanıyor — Z kuşağının öfkesi soyut değil; yönü belli.

Devlet, eğitim, ekonomi gibi kurumsal yapılar bozuk bir makine gibi görülüyor.

Z kuşağı, sistemden medet ummuyor; ona öfke duyuyor.

Ezhel – “Kazidik Tabanlari”

“Bizde yol uzun, içimizde sorun. Yerimiz yurdumuz belli değil.”

Z kuşağının kimlik ve aidiyet krizi burada net biçimde yansıyor:

Hem ülkeye hem aileye hem topluma yabancılaşma…

Nereye ait olduğunu bilememek ve bu belirsizlik içinde sıkışmak.

Lvbel C5 – “Karı Kızlar”

“Duygularımı kaybettim ben, yok bi’ his.”

Bu söz, Z kuşağının duygusal tükenmişlik hâlini ve “artık hissedememe” durumunu yansıtıyor. Aşk da, öfke de, bağlılık da kısa, yoğun ve geçici. Sürekli uyarılmış bir zihnin sonunda yaşadığı duyusal boşluk.

Murda & Ezhel – “Made in Turkey”

“Benim memleketim yangın yeri, her yer karma.”

Z kuşağı, milliyetçilik yerine karışıklığı, göçü, çoksesliliği bir hakikat olarak görüyor.

Ama bu karmaşa bazen öfke, bazen kaos, bazen kimliksizleşme hissi yaratıyor.

Baneva – “Yara”

“Kendi içimde iki kişi, biri güçlü biri yıkık.”

Bu tam senin söylediğin şeyin şairane hali: Z kuşağı hem özgüvenli, hem kırılgan.

Bir yandan “ben böyleyim” derken, diğer yandan “niye böyleyim” diye kendini sorguluyor.

Bu çatışma onların kimlik oluşumunun ana ekseni.

Mizahları da çok cesur. Levent Kırca, Cem Yılmaz gibi ötekiyi, zayıfı, taşralığı değil, bizzat kendilerini, kendi kimliklerini, ailelerini, çevrelerini, sınıflarını mizahın merkezine koyuyorlar.

Z kuşağını anlamanın en sahici yollarından biri tam da bu: yeni kuşağın mizah dili. YouTube stand-up’ları, TikTok skeçleri, “meme” kültürü, açık mikrofon videoları… Bunlar sadece güldürmüyor; kuşağın duyarlılıklarını, kırılganlıklarını, öfkelerini ve ironiyle kurdukları mesafeyi gösteriyor.

Z kuşağı duygusal olarak parçalanmış olabilir, ama bunu saklamıyor — süslüyor.

Depresyon, artık acı değil, içerik.

Stand-up’ta bu, hem kendiyle dalga geçme hem de “duyguları sergileyerek güçlenme” hâline dönüşüyor.

Çeşitliliğin en iyi örneği Doğu Demirkol.

“Cuma namazına gidiyorum ama çıkışta Tinder’dan buluşmam var.”

Z kuşağının kimlikleri net değil, melez. Dindarlıkla flört, milliyetçilikle globalcilik, sosyal adaletle kapitalist zevkler iç içe. Bu çelişkiyi trajedi değil, mizah olarak sahipleniyorlar.

Deniz Göktaş’ın “Hayalim büyüyünce hayat pahalılığına yetişebilmekti” mesela.

Ekonomik kriz, işsizlik, barınamama — bu kuşak için şaka değil gerçeklik.

Ama bu gerçekle başa çıkma yöntemi: acıyı absürtleştirmek.

Hayatta kalmak bir başarı değil, ironi malzemesi.

Feyyaz Yiğit’in Gibi’sindeki gerçekçilik.

“Benim ailede kimse beni doğurmak istememiş, ama doğurmuşlar işte. O yüzden ben de yaşıyorum gibi.”

Z kuşağının aileyle ilişkisi: mesafeli, ama bağ kopmamış. Aile trajedisi değil; mizah malzemesi.Çünkü duyguları dramatize etmek değil, absürtleştirmek daha güvenli.

Z kuşağı, kimliği yüceltmekten değil, onunla dalga geçmekten güç alıyor.

Mizah bu yüzden sadece bir kaçış değil, varoluşsal bir ifade biçimi.

Duygularını emojilerle ifade eden bir nesil var karşımızda. Bu onların gerçek iletişimlerini nasıl etkiliyordur sence?

Emojiler, Z kuşağı için sadece “duygu göstergesi” değil; aynı zamanda ironi, mesafe, duygusal karmaşıklık ve hatta pasif agresyon taşıyan araçlar haline geldi. Ağlayan surat (????) hem gerçek üzüntüyü hem de abartılı dramatik etkiyi taşıyabiliyor; bağlama göre okunuyor. Bu kullanım biçimi, Z kuşağının duygulara mesafeli ama aynı anda çok açık oluşuyla ilgili. Hem ifade ediyorlar, hem de o ifadeyle dalga geçiyorlar. Duygusal samimiyetle ironik mesafeyi aynı anda taşıyorlar. Bu da gösteriyor ki: Z kuşağı için iletişim sadece ne söylendiği değil, nasıl görselleştirildiği ve hangi bağlamda sunulduğu ile ilgili.

Protestolarda ortaya çıkan Pikachu da bana bir anda görünür olan bir emoji gibi göründü?

Evet! Çok güzel hatırlattın. Pikachu’nun Türkiye’deki bazı protestolarda görünmesini tam da bu “Z kuşağının görsel dili”, ironiyle ifade edilen öfke, ve duygularla dalga geçerek direnme haliyle ilgili.

Bu kuşak, sert siyasi mesajlar yerine, ironik, görsel, hatta absürt öğelerle tepkisini ortaya koyuyor. Bu bir “ciddi değiliz” değil, “sizin ciddiyet kodlarınıza mecbur değiliz” demek aslında.

Emojilerle kurdukları ilişki de buna benziyor: Yüzleşemedikleri duyguları ironikleştirerek paylaşıyorlar. Protestoda Pikachu kullanmak da bir nevi “öfke+nostalji+ironi” kodlarının birleşimi.

Peki bu orijinal özellikler. Öfke, gelecek kaygısı siyaseten neden bir ideolojiye bağlanmıyor. Apolitikler mi sence de?

Hayır, klasik anlamda apolitik değiller — ama partizan değil, ideolojik bloklara bağlı değil, ve devlete ya da kurumsal siyasete karşı güvensizler. Seçimlere katılım gösterebilirler ama “bizim partimiz” duygusu zayıf. Bu kuşak için “politik olmak” demek: günlük hayatın adaletsizliklerine karşı duyarlılık, duruş sahibi olmak, görüş belirtmek, hatta bazen ironiyle eleştirmek demek. Kısacası: Politik duyarlılığa sahipler ama siyasal kurumlardan uzaklar.

Türkiye’deki Z kuşağı, siyasi partilere ve liderlere derin bir güvensizlik duyuyor. “Bizim gibi düşünmüyorlar”, “bizi anlamıyorlar” fikri yaygın. Ancak bu sistem eleştirisi onları tamamen pasif yapmıyor — aksine hak ihlalleri, adaletsizlik, baskı gibi konularda ani ve güçlü tepkiler verebiliyorlar.

Sağ-sol, laik-dindar, Türk-Kürt gibi klasik kutuplaşma hatları Z kuşağının dünyasında bulanıklaşmış durumda. Bir genç hem dindar hem LGBTİ+ haklarına duyarlı olabiliyor.

Hem milliyetçi bir dil kullanıp hem de Batılı yaşam tarzını benimsiyor. Bu da onları “anlaşılmaz” ya da “tutarsız” kılıyor gibi görünebilir ama aslında bu, katı kimliklerin çözülmesi anlamına geliyor.

 

Devamı >>>




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —