Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Umran Dergisi Nisan 2025/368. Sayı Çıktı

Umran Dergisi 2025 nisan sayısında, “Dünya Nereye Gidiyor?” ana başlığı altında “Jeopolitik Dönüşümler, Yaklaşan Çatışmalar ve Batı’nın Geleceği” dair konulara yer verilmiş bulunmaktadır.

Umran Dergisi Nisan 2025/368. Sayı Çıktı

Dur durak bilmeden Siyonizm’in Gazze’deki barbarlıklarını konuşup yazmamız gereken zamanlarda Türkiye’de ve dünyada çok ilginç gelişmeler yaşanıyor. ABD’nin küresel rolü, Çin’in yükselişi, İngiltere+Avrupa Birliği’nin stratejik geleceği, Yemen, Rusya-Ukrayna etrafında şekillenen gündem ne olursa olsun, daima Gazze’yi hatırlamalı, birbirimize hatırlatmalıyız, çünkü Gazze bir turnusol kâğıdı artık. Alicengiz oyunları oynanarak kurulan düzenin baştan aşağı yanlış olduğunu tüm dünyaya gösteriyor Gazze. Şurası açık ki dilin tutulduğu, elin kaleme söz geçiremediği noktadayız. Gelin görün ki çoğu insan tüm bunlara yol açan gelişmelerin daha dün ortaya çıktığını sandığı için büyük bir yanılgıya düşüyor. Zira Siyonizm İsrail kurulmadan önce de kurulduktan sonra da barbarlıktan ibaretti. İşgal rejimi kurulurken seslerini çıkarmayanların günümüzde yaşananlar karşısındaki isyanları da cılız kalıyor tabii. Dönüp o yıllara, tam oradan kendimizle, geçmişimizle, siyasi tarihimizle büyük bir hesaplaşma yapmamız şart.

Ming hanedanlığı döneminde Wu Cheng’en tarafından yazılmış, meşhur Batıya Yolculuk, Çin edebiyatının klasik tahkiyelerinden biri olmaktan çok daha fazlasıdır. Çünkü bu eser, aynı zamanda iç aydınlanma ve kendini yetiştirmenin, içteki kötülüklerle mücadelenin ve kişinin kaderini keşfetmesinin bir sembolüdür. Bir nevi Tang Seng ve ahbaplarının zorluklarla dolu serüveni üzerinden; dönüşüm ve kefaret, gurur ve tevazu, öfke ve sakinlik gibi durumlar hakkında bir anlatıdır. Tam da buradan hareketle, Ukrayna devlet başkanının ABD’ye gerçekleştirdiği seyahatin onun için Batı’ya başarısız bir yolculuk olduğu söylenebilir. Ziyaret Zelenski’nin sadece tüm siyasi hayatı boyunca yaşadığı en büyük aksiliklerden biri değil, dünyaya ve bilhassa ABD’ye bakışını sarsması gereken bir şok olmuştur. Beyaz Saray’daki görüşmenin yansımaları sadece tümüyle Batı’nın stratejik hesaplarına mahkûm edilmiş bir devletin, ABD ile ilişkileri üzerinde değil, muhtemelen tüm küresel siyaset üzerinde kalıcı tesirler meydana getirecek. Her halükârda, Zelenski’nin Batı’ya yolculuğunun başarısızlığı, zaten hızla değişen ABD-Rusya ilişkilerine yeni bir ivme kazandırdı. Uluslararası ilişkileri realist perspektiften değerlendiren, jeopolitikte özellikle coğrafyanın belirleyiciliğine vurgu yapan stratejik düşüncenin önemli seslerinin değerlendirmeleri de bu yöndeydi.

Avrupa’nın doğuda Rusya tehdidi ve güneyde Ortadoğu ve Afrika’dan gelen göçün yol açtığı siyasi çalkantılarla zayıflayıp bölündüğü görülüyor. Dünyayı hallaç pamuğu gibi attıran Trump’ın ve elinde kesim motoruyla dolaşan tekno-oligark Musk’ın dünyasında Avrupa’nın öneminin giderek azaldığı ortada. Trump’ın coğrafi genişleme arzusu, ABD’nin geleneksel sınırlarının ötesinde stratejik olarak önemli bölgeleri kontrol altına alma ya da nüfuzunu artırma fikrine dayanıyor. Bu strateji ABD’nin geleneksel müttefikleriyle arasını açarak, NATO ittifakının geleceğine dair tartışmaları da körüklemiş durumda.

Fasit bir dairenin içinde dolaşan fırsatçı CHP genel başkanının Bidencı açıklamaları dünyadaki değişimin kavranamadığını gösteriyor. İslâm düşmanlığının ve edep yoksunluğunun öne çıktığı ikinci bir Gezi tertibatıyla sokakları hareketlendirenler efendilerinden destek dilenme çabasına giriştiler. Güvenlik sorunlarıyla meşgul ABD’nin ve Avrupa’nın eski hâline nostalji duyduklarını da saklamadılar. Enteresandır ki Türkiye’de ve Avrupa’da seçkinci çevreler son tahlilde tweetmani ve bir dijital darbe girişimi olan Gezi’ye genellikle müspet gözle bakıyorlar. Oysa jakoben ve müptezel orta sınıfların dayatmacılığa evrilen bireyci seçkinciliğini yansıtan Gezi, demokrasiye bir isyan hareketi olduğu için antidemokratiktir, dolayısıyla Gezi’nin demokratik açıdan meşrulaştırılması hemen hemen imkânsızdır. Doğrusu Burhanettin Can’ın dergimizin Şubat 2024 tarihli 354’üncü sayısında, Özgür Özel’in CHP genel başkanı seçilmesinden sonra kullandığı dil ve söylemle; Avrupa’da Gezi’ye yapılan güzellemeler arasında bir bağ kurarak Türkiye’de sokakların hareketlendirilmek istendiğine dikkat çekmesinin önemi yaşadığımız günlerde daha iyi anlaşıldı.

Günümüzdeki Batı’nın, ‘insan hakları’ yerine jeopolitik çıkarları önceleyerek Türkiye’ye karşı ciddi bir duruş sergilememesi ülkemizdeki seçkinci çevreleri öfkelendirmişe benziyor. Sırf bu hadise bile dünya düzeninin mevcut hâlinin farklı bir istikamet tutturduğunun önemli bir göstergesiydi. Belediye başkanının görevden alınmasına odaklanan Batı medyasındaki değerlendirmeler, büyük oranda “jeopolitik dönüşümlere” dikkat çekiyordu. Buna karşın müptezel hippi seçkinleri hem dünyadaki mevut düzeni kavrayıp hem ‘sokağa davet etmenin’ siyasi mevtaya dönüşme ihtimali kuvvetli bir aktör üzerinde dans etmek olduğunu fark edemiyorlar. Şu var ki sokaklar ve sosyal medya mecraları Müslümanlığı hedef alan İslâm karşıtlığının rutin hâle geldiği İslâmofobik bir dünyada yaşadığımızı bir kere daha gösterdi. Baş döndürücü ve akıl bırakmayan bir nefret sarmalının içindeyiz. Buna karşı müşterek bir cephe oluşturmanın gerekliliği her geçen gün artıyor.

Günden güne istikrarlı olma vasfını kaybeden ve adım adım aşırı sağın kontrolüne geçen Avrupa’nın kendisini sürekli yeniden inşa etmesi gerektiği daha sık vurgulanıyor. Özellikle Trump kasırgasından itibaren, Avrupa’nın kendini, siyasi, ekonomik ve stratejik bakımdan yeniden inşa etme gerekliliği artmış vaziyette. Avrupalılar ve onların geleneksel dostları bugün bu yönleriyle yeterince güçlü olmadıklarının farkındalar. Kendilerini güçlü hissettikleri tek alan diye pazarlanan duyarcı kültürde de dünyadaki önemlerinin azaldığı görülüyor. Önümüzdeki günler tutuklamanın zamanlamasına ve Türkiye’nin siyasi ortamı üzerindeki potansiyel etkisi açısından dikkate değer gelişmelere sahne olacak. İşte bu noktada ülkemiz zaviyesinden dünyadaki gelişmelere daha yakından bakmakta fayda var.

Jeopolitik bir fırsat yakalayan Türkiye dünya düzeninin ana aktörleri ABD, Rusya, Avrupa+İngiltere ile stratejik otonomi çerçevesinde kendi istikameti doğrultusunda bir ilişki kurabiliyor. Bu açıdan geçmişte hazırladığı bazı raporları dergimizin ilavesi olarak verdiğimiz RAND Corporation’un raporu dikkate değer vurgular içermektedir. Amerikan siyasetine ve istihbarat çevrelerine yakınlığı ile bilinen kurumun raporunda NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip Türkiye’nin, savunma sanayisinin hızlı ve düşük maliyetli üretim kapasitesi ile özellikle Ukrayna krizinde oynadığı kritik role dikkat çekiliyor. Onlara göre NATO, Türkiye’nin bağımsız karar alma eğilimini bir problem görmek yerine, bunu “Rusya gibi müşterek tehditlere karşı kullanılabilecek bir avantaj” şeklinde değerlendirmelidir. Ardından Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik üyelik perspektifinin artık gerçekçi olmamasının doğurduğu belirsizliğin ilişkilere zarar verdiği kaydediliyor.

NATO’nun Türkiye ile ilişkisini, Avrupa Birliği üyesi olmayan ancak Avrupa ile yakın bağları bulunan İsviçre veya Norveç benzeri bağımsız bir ortaklık modeli üzerine kurmasının daha yararlı olacağı söyleniyor. Bu çerçevede Avrupa liderlerinin, Türkiye’nin, arzuladıkları gibi tamamen Batılılaşmış bir müttefik olmayacağı gerçeğini kabul ederek Türkiye’yle ilişki kurması gerektiği hatırlatılıyor ve ekleniyor: Paylaşılan çıkarların ideolojik uyumun önüne geçtiği pragmatik ilişki yaklaşımı, en gerçekçi çözümdür. Rapora göre Türk dış politikası güçlü bir stratejik özerklik arzusu istikametinde şekillenmektedir. Bu durum, NATO liderleri açısından zorlayıcı görülse de Türkiye’nin asla Rusya’nın kuklası olmayacağı anlamına gelmektedir. Üç cephede savaşını sürdüren Türkiye’yi NATO çizgisine zorlamak yerine, Türk bağımsızlığının Batı hedefleriyle örtüştüğü alanları belirlemenin önemine değinilmesi manidar. Nitekim Avrupa Birliği koridorlarında tekrarlanan söylem, Türkiye’nin benzer düşünen bir ortak ve müttefik olduğu ve uzun vadeli güvenlik çıkarlarının birkaç kişinin kısa vadeli çıkarlarının önüne geçmesi gerektiği yönünde. Hâsılı kelam öznelerin nesnel süreçlerden süzülerek tezahür ve temayüz ettiğini unutmamalıyız. Şimdiki zaman ve geçmiş zaman belki de gelecek zamanda mevcuttur; gelecek zaman ise geçmiş zamanın içindedir.

Bu vesileyle Ramazan Bayramı’nın, İslâm dünyası ve tüm insanlık için barışa, huzura ve esenliğe vesile olmasını temenni ederiz.

UMRAN 



Anahtar Kelimeler: Umran Dergisi Nisan /. Çıktı

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER