Tarih: 04.04.2025 11:43

Saraçhanede Kimler Vardı?

Facebook Twitter Linked-in

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart sabahı gözaltına alınma süreci ile başlayan olaylar, toplanan kitlenin motivasyonu düşse de bir süre daha devam edeceğe benziyor. Polisin sert müdahalesinin, özellikle gençlerin eylemleri sahiplenmesinde daha etkili bir faktör olduğu söylenebilir. CHP tabanını aşıp farklı toplumsal kesimlerden kişiler de çeşitli gerekçeler öne sürerek protestolara katıldılar. Bu katılımı sadece siyasallığın imkânı çerçevesinde değerlendirmek hatalı analizler doğurabilir. Zira normal şartlarda sosyal medya paylaşımları dikkate alındığında İmamoğlu’na oy vermeyecek insanlar da hak/hukuk kavramları bağlamında bir hesap sorucu motivasyonla katılım gösterebiliyor. Öte yandan Gezi eylemlerinden bugüne ciddi bir potansiyel kaybı yaşayan iç politikaya karşı protesto organizasyonlarının kendine yeni bir taban inşa etme çabası da gözlemleniyor. Fakat özellikle Kılıçdaroğlu öncesi CHP’yi temsil eden laik Kemalist söylemin de parti içinde yeniden yüksek sesle kendi varlığını dayattığı görülebiliyor. Elbette burada İmamoğlu’nun muhafazakâr seçmeni kaybetmeme endişesi ile Özgür Özel’in partiyi Baykal dönemine döndürecek söylemlerinin çatışma riski de oldukça önemli bir veri olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu risk ve imkânlar, CHP’nin çağrısına icabet ederek meydanları dolduran insanların kimlerden oluştuğu sorusunu aklımıza getirmeli. Çünkü bu toplumsallık önümüzdeki dönem Türkiye siyasetinin yönelimlerini de kısmen açığa çıkarabilir.

 

1. Seküler Milliyetçiler

Özgür Özel’in CHP’nin başına geçtikten sonra oluşturduğu kadroya bakıldığında, Kılıçdaroğlu döneminde yapılan açılımın kısmen gerilediği ve “geçmişle hesaplaşma” argümanının rafa kaldırıldığı söylenebilir. Özellikle “Atatürkçülük” vurgusunun partinin yetkili organları tarafından sürekli yeni bir siyasal perspektif olarak vurgulanması bu durumu ortaya koyuyor. Öte yandan bu Kemalist söylemin klasik politik argüman olarak ortaya çıkması “yeni bir Atatürkçülük” olarak yorumlanamayacak kadar geçmişin klişeleri ile hareket ediyor. Bu durum partinin kemik kitlesinin motivasyonunu artırsa da nüfusun ana omurgasını oluşturan orta yaş kitlesinin hafızasında çeşitli çatışmalar yaratacaktır. Eylemlerde bazı yerlerde andımız okunması, Kürtlere karşı takınılan olumsuz tavırlar, Öcalan ve devletin yürüttüğü yeni çözüm sürecini kötüleme üzerinden politik pozisyon almak, ayrıca İmamoğlu’nun parti içindeki en iddialı rakibi olarak görülen Mansur Yavaş’ın “paçavra” benzetmesi, Muharrem İnce’nin sığınmacıları hedef göstererek polisin sert müdahalesini eleştirmek yerine şiddetin adresini güncelleme çabası gibi öne çıkan örnekler, toplumsal bütünleşme yerine seküler Atatürkçü milliyetçiliğin yeniden yaratılma çabası olarak okunabilir. Bu çaba iktidarın kendi tabanı olarak inşa etmeye çalıştığı kentli muhafazakâr milliyetçilik ile kültürel ve siyasal çatışma noktalarını artırmaktan başka bir gerçeklik üretmeyecektir. Öte yandan hem Kürt halkının hem de muhafazakârların hafızasında yer eden ve şiddeti referans alan sosyal ve kültürel asimilasyon dilini sahiplenmenin yeni bir siyasallık üretme iddiası bugünün dünyasında abesle iştigal olur. CHP’nin gettolara sıkışan elitizmi ancak taşrada eğitim imkânı bulamayan halkı idare edebilecek bir siyasallık üretebilirdi. Lakin Özal’la başlayan ve AK Parti döneminde zirvesine ulaşan kentleşme, erken Cumhuriyet dönemi ideolojisi olan Kemalizm’in bir siyasal bilinç olarak yeniden yaratılmasına imkân vermemekte. 

Eylemlere katılan bu seküler milliyetçililerin temel söylemi Erdoğan gitmesi ve yerine Cumhuriyet’i ve onun kazanımları olan çağdaş değerleri temsil eden birinin gelmesidir. İmamoğlu’nun eşinin modern görünümü bir temsil pratiği olarak söylemin bir kısmını dolduruyor. İmamoğlu’nun muhafazakâr tabanı da muhatap alması, bu kitle için bir tedirginlik sebebi denilebilir. Bu bağlamda bahsedilen topluluk için tam olarak İmamoğlu’nun sahiplenildiğini söylemek erken bir çıkarım olabilir.

 

2. “Erdoğan Gitsin” İttifakı

31 Mart yerel seçimleri, Türkiye’de sayısı azımsanmayacak bir seçmen kitlesinin Erdoğan’a karşı alternatif ne olursa olsun sahiplenme çabası göstereceği şeklinde okunabilir. Kılıçdaroğlu öncülüğünde kurulan Altılı Masa ve arka planda ittifaka dahil edilen hem HDP hem de Zafer Partisi’nin bir araya gelişi, bir siyasal teori inşa çabasından ziyade Erdoğan’ın gitmesine odaklı yapay bir örgütlenme biçimiydi. Bu hikâye AK Parti’yi ortaya çıkaran politik atmosferle oldukça benzer refleksler taşıyordu. 2001 ekonomik krizi ülkenin oldukça uzun zaman gündemini işgal eden politik figürlerin tasfiyesi zorunluluğunu ortaya çıkarmıştı. Bu anlamda reformcu “Refah”çılar bir umut olarak toplumsal zeminde mutabakat yarattı. Fakat aynı şey 31 Mart seçim ittifakı için tam anlamıyla söylenemez. Özellikle iktidar çevrelerince sık dile getirilen, fakat sonra gerçekliği açığa çıkan “gizli ittifak” pazarlığı hem toplumsal güveni hem de ittifak ortaklarını zedelemişti. Topluma yeni bir umut sunmaktan ziyade “ne pahasına olursa olsun iktidarı değiştirelim” mantığı daha büyük travmalar yaratma ihtimalinden dolayı toplumsal tabanda karşılık bulmadı. 20 senedir ekonomide iniş çıkışlar, Ortadoğu politikasında yaşanan hızlı dönüşümler, Avrupa, ABD ve Rusya ile ilişkilerde yaşanan krizler veya şaşırtıcı ittifaklar, toplumsal yapıyı dönüştürücü iç hamleler vs. dikkate alındığında Erdoğan’ın hamleleri belirli gerekçelerle kategorize edilip değerlendirilebilir. Oysa kitleler için asıl korkutucu olan belirsizliktir. Aynı çuvala sığmayacak siyasal söylemleri “Erdoğan karşıtlığı” üzerinden bir araya getirmek bu anlamda siyasal bir başarı değil belirsizliğe açılan bir geçiş gibi okundu toplumsal zeminde. 

Siyasal söylemini “değişim”e odaklayan bu kitle için de İmamoğlu ideal bir aday gibi durmuyor. Ama Erdoğan’ın temsil ettiği dünya görüşünün ülke için imaj yıpratıcı olduğunu düşünen orta-üst ve üst sınıf, İmamoğlu’nu geçiş figürü olarak konumlandırıyor. Oysa Erdoğan’ın muhafazakârların devleti kutsayan ilkelerine dayanan “güçlü devlet” refleksinin yarattığı “zayıf toplum” paradoksu bu topluluğun da siyasal söyleminin temel kuralı olarak ortaya çıkıyor. Aşağılanan orta ve alt sınıfla kurulan dikey hiyerarşi elit ama teorisi olamayan yapay bir ‘Batı’cılık doğruyor. İktidarın ilk dönemlerinde uyguladığı ekonomi politiğin yarattığı katı sınıfsallığın ortadan kalkması, öte yandan İmamoğlu’nun Erdoğan’ın ilk dönemlerinde sık sık atıf yaptığı Avrupa merkezli gelecek vizyonunu sahiplenmesi, “Erdoğan gitsin”ciler için yeni bir umut olarak görünmüş olabilir.

 

3. Türk Milliyetçileri

Suriye’de yaşanan kritik gelişmelerle alakalı olduğu bugün çoğu kişi tarafından dile getirilen yeni çözüm süreci, milliyetçi kesimleri yeni bir arayışa itmiş gibi görünüyor. Mültecileri hedef alan söylemin son yıllarda ekonomik kriz belirginleştikçe daha da artması, milliyetçiliğin de toplumsal tabanda daha etkin hale gelmesini sağladı diyebiliriz. Milliyetçi söylemin Zafer Partisi gibi ilke/kural/hukuk tanımaz formları olduğu gibi yıllardır toplumsal tabanı konsolide etmek için devlet tarafından idealize edilen çeşitli yapılanmaları da son seçimler dikkate alındığında daha geniş kitlelere ulaşmış gibi duruyor. Özellikle Bahçeli’nin Öcalan çıkışı sonrası kendine adres arayan bazı milliyetçiler için İmamoğlu figürü ideal Türk profiline tam anlamıyla uymasa da diğer topluluklar gibi geçiş aşaması olarak öngörülebilir. Atatürk konusunda da hassas olan bu kitle için birincil kötülük Kürt toplumunun siyasal temsilinin görünür olmasıdır. Bu açıdan İmamoğlu’nun zaman zaman Kürt toplumunun haklarına dair vurguları onu kabul edilmez kılsa da Erdoğan karşısında sığınılacak bir liman olarak görülmesini sağlıyor. Muharrem İnce’nin bu eylemleri dahi sığınmacı karşıtlığı üzerine konumlandırma gayreti ve Yavaş başta olmak üzere kolluk kuvvetlerini sahiplenici dil kurulması, bu kitle için eylemlere dahil olma motivasyonu sağlamış diyebiliriz. 

 

4. “Marjinal” Gruplar 

Üniversiteleri tetikleyen eylem etkinlikleri, bazı temel söylemleri de protestoların odağı yaptı. Birçok eylem noktasında özellikle “karanlık- aydınlık” ikilemi üzerine yapılan vurgunun sembolik olarak nasıl bir arka plan taşıdığı bilinmekte. Seküler milliyetçilerden farklı olarak emek sömürüsü ve ekonominin yarattığı sınıfsallığı merkeze alan sol grupların seküler milliyetçilerden bu noktada ayrıldığını söylememiz mümkün. Fakat iktidarı “İslam”la eşitleyip bu eylemleri ‘din’i olanla hesaplaşma alanına çevirme çabasının önde olması toplumsal yapıda tepkilere neden olacaktır. Karanlık vurgusunun ‘din’i olana ait sembolik mesajı ile ‘aydınlık’ın temsil ettiği semboller dünyası Türkiye toplumu için çatışma pratiği üretmiştir. Kendileri için ‘aydınlık’ kavramını kullananların tam olarak neye, niçin referans yaptığı bugüne kadar anlaşılamadı. Cumhuriyet’in kurucu değerleri, bilimsel sosyalizm, modern toplum vs. gibi göndermeler, bugün bu değerlerin üretildiği yerde dahi bazı teorik açmazların/tartışmaların merkezi olmuşken toplumda marjinalleşmeyi göze alarak bu kavramlarla hareket etmek şu aralar rahatsız olunan tepeden inmeci/dayatmacı devleti yaratma çabasından başka bir şey doğurmayacaktır. 

Eylemleri marjinalleştirip son yıllarda hem mültecileri hem de yerli alt sınıfları köleleştiren sınıfsal yapıya itirazı başka bir hesaplaşmanın aracı yapmaya çalışmak, 100 yıllık bir çatışmanın canlanması dışında bir işe yaramayacaktır. Bu grupların CHP ile ortak yol yürüme çabaları hiçbir zaman olmadı. CHP seçmeni olmayan bu grupların her zaman iktidar karşıtı eylemleri kendi söylemlerini topluma anlatmak için avantajlı bir zemine döndürme çabası mevcuttu. Fakat bu avantajı toplumsallaşma anlamında kullanacak politik figürler üretemedikleri için genelde eylemden eyleme görünürlük elde ettiler. İmamoğlu onlar için de başka bir sermaye ağının temsilcisi. Fakat mevcut düzenin sekteye uğramasını sadece kendilerinin inandığı bir devrim pratiği olarak okuma potansiyelleri oldukça yüksek. Bu açıdan bu gruplar için de İmamoğlu ideal bir aday olarak öne çıkmıyor.

 

5. Hak, Hukuk, Adalet   

İmamoğlu’nun gözaltına alınmasını, aslında Türkiye’de farklı farklı veçhelerini gördüğümüz hukuki süreçlerin askıya alınması haliyle bir darbe pratiği olarak gören insanların da bir kısmı eylemlere katıldı. Eylemlere hâkim söylem ve sosyal medya paylaşımları dikkate alındığında adalet arayışı söyleminin oldukça cılız kaldığı söylenebilir. Kürt ve sığınmacı karşıtlığı, çağdaşlık veya laiklik vurgusu, karanlık-aydınlık söylemleri, ekonomik krizin dile getirilmesi aslında eylemlerin iktidara karşı bir politik imkân alanı olarak yaratılmaya çalışıldığını gösteriyor. Bu durum elbette adalet, hak, hukuk gibi olayın merkezinde odaklanılması gereken kavramları işlevsiz bırakıyor. Eylemlerde baskın olan sloganlar dikkate alındığında, hak ve adalet talebiyle gidenlerin pasif bir noktada kaldığı görülecektir. Bu durumda topluluğu birleştiren etkin ideolojinin toplumun kalanıyla güven üzerine bir ilişki kurması ihtimali ortadan kalkıyor. Üstelik Kılıçdaroğlu döneminde sıklıkla dile getirilen “geçmişle hesaplaşma” argümanının da temel kavramları hak ve adalet ekseninde şekillenmişti. Özgür Özel’in Saraçhane’de kullandığı dilin bu anlamda “hesaplaşma ile hesaplaşma” potansiyeline içkin olduğu sonucu çıkarılabilir. 

Her ne kadar Saraçhane eylemleri Gezi Parkı sürecine benzetilse de toplumsal tabanda bir mutabakat yaratamadığı için bu benzetme atıl kalacaktır. Kürt halkının son bir umut olarak devletle barış dönemine girmesi ve CHP tabanının bu sebepten onlara duyduğu düşmanlığın katlanarak meydanlardaki slogan ve konuşmalara yansıması, öte yandan yukarıda da bahsettiğim üzere karanlık-aydınlık gibi 90’lı yılların jargonu ile dindar toplumla ayrışma tohumları ekilmesi, eylemleri kısa vadede katılmayanlar için marjinal görmeye yetecektir. CHP’nin eyleme gelenleri kontrol edebilmesi ancak öne çıkardığı politik figürlerin dilini dizayn etmesi veya başka figürlerle yola devam etmesi ile mümkün görünüyor.

 

Kaynak: perspektif.online




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —