Geçen hafta kültürel hakların muhtevasının ne olduğuna dair bir giriş yapmıştık ve esas çerçeveyi bu hafta Bölgesel veya Azınlık Dilleri için Avrupa Şartı ile Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme çerçevesinde ele alacağımızı söylemiştir.
Önce Bölgesel veya Azınlık Dilleri için Avrupa Şartı’yla başlamak gerekirse, bu sözleşme Avrupa Konseyi tarafından 1992 yılında kabul edilmiştir. Bu belge, Avrupa’daki bölgesel ve azınlık dillerinin korunmasını ve teşvik edilmesini amaçlayan ilk uluslararası sözleşmedir. Şartın arka planında, kültürel çeşitliliğin korunması, dilsel mirasın yaşatılması ve azınlık haklarının güçlendirilmesi yönündeki artan farkındalık yer almaktadır.
Yirminci yüzyılda artan küreselleşme ve ulus-devletlerin homojenleştirici politikaları nedeniyle pek çok bölgesel ve azınlık dili tehdit altına girmiştir. Avrupa Konseyi, bu dillerin yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda kültürel kimliğin taşıyıcısı olduğunu kabul ederek bu şartı hazırlamıştır. Şart, bu dillerin eğitimde, medyada, kamu yaşamında ve kültürel faaliyetlerde kullanılmasını teşvik etmektedir.
Daha ayrıntılı olarak incelediğimizde bu belgeye göre azınlık dillerine sahip grupların hakları şu şekilde sıralanabilir:
Bu haklar listesinden anlaşılacağı üzere Şart, azınlık ve bölgesel dillere en geniş anlamda dil haklarının tanınması ve uygulanması için bir çerçeve sunmaktadır. Burada akla gelecek soru şudur: Bölgesel ve azınlık dilleriyle ne kastedilmektedir ve bunları nasıl belirleyeceğiz? Bu soru tartışmalı ve içinden çıkması pek olası görülmediği için Avrupa Konseyi bu soruya kesin bir cevap vermekten kaçınmıştır. Belgede de bu yönde pek açıklama yapılmamaktadır. Ancak hem aklı selim herkesin kabul edeceği gibi bölgesel ve azınlık dilleriyle ülkenin resmi dilinin dışında kalan dillerin kastedildiği açıktır. Bununla birlikte sözleşmeyi hazırlayanlar bu dillerin hangi diller olabileceği sorusuna her ülkenin kendisinin bir tanımlama getirmesinin daha doğru olacağını dile getirmişlerdir.
İkinci olarak ele alacağımız Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme (1995), Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Avrupa’da yeniden alevlenen etnik çatışmalar, azınlıkların maruz kaldığı ayrımcılıklar ve insan hakları ihlalleri gibi gelişmeler üzerine imzaya açılmıştır. Özellikle 1990’larda Yugoslavya’nın dağılması ve etnik temelli savaşlar, Avrupa’da barış ve istikrarın ancak azınlıkların haklarının tanınması ve korunmasıyla sağlanabileceği anlayışını güçlendirmiştir. Bu sözleşme, azınlık haklarını bir insan hakkı meselesi olarak görmekte ve üye devletlere, azınlıkların kimliğini, kültürünü, dinini, dilini ve geleneklerini koruma yükümlülüğü getirir.
Bölgesel veya Azınlık Dilleri için Avrupa Şartı ile Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme arasında temel fark, odak noktalarıdır. İlki, yalnızca azınlık dillerinin korunmasına ve kamu yaşamında kullanılmasına odaklanırken; ikincisi, azınlık grupların kimlik, kültür, dil, din, eğitim ve toplumsal yaşama katılım gibi çok daha geniş hak alanlarını kapsar.
Dil Şartı daha çok kültürel ve teknik bir belge niteliğindedir; devletlere esneklik tanır, yani her ülke belirli maddeleri seçerek uygulamayı taahhüt edebilir. Buna karşılık Çerçeve Sözleşme, insan hakları temelli bir yaklaşımla daha bütüncül bir koruma sağlar ve izleme mekanizmalarına tabidir. Kısacası, Dil Şartı bir dil mirasını koruma belgesiyken, Çerçeve Sözleşme ulusal azınlıkların tüm haklarını güvence altına almayı hedefleyen hukuki bir çerçevedir.
İkinci belgeye göre ulusal azınlıkların kültürel hakları şu başlıklar altında sıralanmaktadır:
Görüldüğü üzere bu haklar, en geniş anlamda ulusal azınlıkların kültürel kimliklerini korumalarını ve geliştirmelerini sağlamak için belirlenmiştir. Ancak burada da hemen sorulacak soru şudur: Kimdir bu ulusal azınlıklar? Ulusal azınlıklar bazen “yerli azınlıklar” olarak da ifade edilmektedir. Şöyle ki, bir bölgede tarihsel olarak yaşayan ve göç yoluyla sonradan oluşmamış topluluklara ulusal azınlıklar denilmektedir. Bununla birlikte sözleşmede ulusal azınlık tanımı doğrudan yapılmaz ve tıpkı ilk sözleşmede olduğu gibi burada da kimlerin ulusal azınlık olarak tanımlanacağı ilgili ülkelere bırakılmıştır.
Son bir nokta: Her iki belgeyi ülkeler imzalarken gerekçelerini göstererek bazı maddelerin uygulanmasını devre dışı tutma hakkına sahiptirler. Bununla birlikte vaat edilen hakların uygulanması ve takibi için bir konsey oluşturmak ve düzenli olarak raporların yazılması sözleşmelerin olmazsa olmazları arasındadır. Bu şekilde sözleşmelerin uygulanmasında kaydedilecek ilerlemeler ve sorunlar kayıtlara geçmektedir.
Kaynak: Farklı Bakış