Trump, aklı başında olan herkesin kestirebileceği üzere dünyâyı bir felâkete sürükleyecek teşebbüslerde bulunmaya devâm ediyor. Hayâta geçirdiği ekonomik tedbirler sâdece ABD ekonomisini değil, dünyâ ekonomilerini de sarsmaya devâm ediyor. Mütemâdiyen târifeleri yükselten Trumpizm zâten on senelerdir tekleyen dünyâ ekomileri için sadra şifâ olmanın çok uzağında. Böyle yaparak en başta enflasyonist süreçleri körüklüyor. Diğer taraftan ekonomik akışkanlıkları tıkayarak, daha orta vâdede yatırımları azaltacak ve işsizliği patlatacak olan başka bir süreci hazırlıyor.
Siyâseten tâkip ettiği yollar da her nev’i tutarlılıktan uzak seyrediyor. Avrupa’yı, Kanada’yı, kurucusu olduğu Batı ittifâkından tekme tokat kovmaktan beter eden, NATO’yu boşluğa düşüren, en yakın müttefiki olan İngiltere’yi bile offside pozisyonuna sokan Trump, neticede ABD’yi yalnızlaştırmış oluyor. Bu ABD’nin o pek sevdiği ve Amerikan Rüyâsı üzerinden geliştirdiği medeniyet iddiasını da yok eden bir hâdise. Medeniyet, şu veyâ bu şekilde başkalarını içermeyi, onlardan beslenmeyi ve onları beslemeyi içerir. Bu hâliyle medeniyet merkezleri birer câzibe merkezi hâline gelir. İçeride ve dışarıda herkesle kavgalı, yabancı düşmanlığını merkezine koyan bir ABD artık bunu temsil etmenin çok uzağına düşüyor. Trumpizm bunları ABD’nin aşınan dünyâ hâkimiyetini yeniden kurmak için yaptığını iddia ediyor. Keşke bu çıkmaz siyâsetlerle sâdece ABD kaybetse. Ama öyle görünmüyor; neticede gâliba Trumpizm, derece derece cümle devletleri içine alacak olan bir anafor bu…
Dünyânın Trumpizmin çılgın siyâsetleri karşısında henüz şaşkınlığını üzerinden atabilmiş olmadığını görüyoruz. Ama yavaş yavaş antitrumpizmin dünyâda yükseleceğini kestirmek o kadar da zor değil. Fransa’da Le Pen’in mahkûmiyetinin, çekirdek Avrupa’nın yerleşik merkez siyâsetleri ve müesses yapılarının Trumpizmin kıt’adaki uzantıları olan aşırı sağa kolay geçit vermeyeceğini, onlarla sıkı bir mücâdeleye girişeceğine işâret ettiğini düşünüyorum. İkinci bir Avrupa faşizmi tecrübesini kıt’anın kaldırması mümkün değil. İlkini yol kazâsı, târihsel bir ârıza olarak göstermeyi şöyle böyle becerdiler. Ama ikinci bir dalga gelecek olursa Avrupa medeniyetini ne kavramlaştırmak ne de temellendirmek mümkün olabilecektir.
Hâsılı Trumpizm dünyâyı bir medeniyet boşluğuna düşürüyor. Ama Trumpistlerin bunu dert ettiklerini zannetmiyorum. Trumpizmin siyonist İsrâil’i desteklemekte hiçbir şekilde duraksamaması; tam aksine iştahla her nev’i desteği vermesi bunu ispatlıyor. Şartsız, amasız, fakatsız ABD desteğini arkasına alan İsrâil, İran’a karşı başlayacak saldırı için gün sayıyor. Trump’ın herkese yaptığı üzere, Hamaney’e gönderdiği tehdit ve aşağılama dolu mektuba karşı İran, doğrudan değil, dolaylı olarak gemileri yaktığını ve savaşa hazır olduğunu ilân eden bir cevap verdi. Trump çok boyutlu bir İran saldırısı plânlıyor. Bunun askerî tarafına aşağıda gireceğim. Ama ondan evvel türev yaptırımlar meselesi var. İran ile ekonomik olarak ilişki kuran herkese türev yaptırımlar uygulayacağını ilân etti. Bunun doğuracağı tepkileri hesap ettiğinden emin değilim. ABD’nin ekonomik tehdidi İran ile alışveriş yapan tekmil devletleri rahatsız etme ve İran’a müteveccih sempati hacmini arttıracağını tahmin edebiliyorum.
Evvela İran’ın ne Sûriye ne de Irak’a benzemediğini, devletli seviyede kuvvetli bir millî yapısının olduğuna dikkat çekmek lâzım. Bu saldırı İran’ın içinde son zamanlarda zayıflamış olan dayanışma duygularını son derecede kuvvetlendireceğini öngörebiliriz. Bu da yıkmak istedikleri rejime hayâtiyet kazandıracaktır. Bu operasyonu sâdece İran’ın nükleer tesisleri başta olmak üzere enerji merkezleriyle sınırlı tutacaklar görünüyor. İran’ın askerî kapasitesinin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. İsrâil’e karşı yaptığı iki hava saldırısındaki manzara bunu değerlendirmek için kâfi gelmeyecektir. İran’ın askerîi kuvvetini tam kapasite devreye aldığında İsrâil ve ABD ittifâkının nasıl bir bedel ödeyeceğini bilmiyoruz. En azından, ABD’nin yakın coğrafyadaki sayısı hayli kabarık olan üslerinin tamâmının korunması ne kadar mümkün olabilecektir, bilemiyoruz. Hâsılı, neticede İran’ın kazanması mümkün görünmese de, karşı tarafı uğrayacağı tahribatın pek de ihmâl edilebilir cinsten olmayabileceğini hesâba katmak gerekir. Burada Türkiye’nin konumunu da dikkate almak gerekiyor. Basitleştirerek ortaya koyalım: Farazâ, ABD uçakları İncirlik’ten hareketle İran’ı bombalarsa, İran füzelerinin bu üssü hedef almayacağının garantisi nedir? İlâveten İran, kendisine karşı kurulduğu alenen bilinen Kürecik’i açık bir hedef olarak görür mü? Bu savaş bir aşamada Türkiye’yi de içine alır mı? Acaba savaşı başlatıp, belli bir aşamada bir Türk-Fars savaşına dönüştürüp aradan çekilmek mi hesaplanıyor? Bu ihtimâl karşısında, “Allah yazdıysa bozsun” diye dua etmek gerekiyor. Çünkü bu senaryonun hayatta karşılık bulması, her iki kadim devlet ve millet için en az yüz sene kaybetmek olacaktır. Şimdi soralım, İsrâil için bu senaryonun, senaryolar arasında en kremalı olanı değil midir? Doğrusu, ben her iki devletin hâfızasının kuvvetine inanıyorum. Bu hususta her iki devletin de kâfi miktarda şerbetli olduğunu düşünüyorum.