Konu bağlamında Asr suresini Kadir suresi ile beraber işleyeceğim. Aslında Kadir suresi sonra inmiştir. Ama bağlantı açısından birlikte işlemek istedim. Şimdi öncekilerle bağlantı kurarsak tüm insanlık hüsrandadır. Bu bir hasret çekme durumudur. Kötülük içinde, tamamen ziyana değil. Öyle olsa fırlatılmış, atılmış oluruz. Dünyada sürgün yeri olur. Kurtuluş için beklemeye başlarız. Tüm bu anlayış zaten Yahudi Hristiyan geleneğinde var. Tabi tersi gibi düşünmek de yanlış. Her şey güllük gülistanlık değil. Her ne kadar yaratılış hak üzere ise, hayır esas ise de sonuçta çift oluş durumu, oluşu bozuluşu zorunlu kılıyor. Önce ve sonra vurgusu ile sonranın hep daha hayır üzere oluşunun altını çizmesi bundandır. İnsanın hep hasret içinde kalması da bundandır. Hüsran kelimesini biz Türkçede kullanırız. Hem de doğru bir kullanım ile. Hüsran gerçekten bir zarar ziyan verir. Öylesi bir duygu belirtir. Ama bunun kökeni bahsettiğimiz gibi yalan yanlış bir dünya ve insan tasavvuru oluşturmamalı. Nitekim zaman ya da dehr hatta vakit kelimeleri de Arapça olmasına rağmen asr kelimesi kullanılmış. Asr kelimesi de Türkçemizde yüzyılın karşılığı olarak kullanılır. Tabi çağlar boyu demek uygun ki, hangi çağda yaşarsanız yaşayın her çağ için geçerli olarak anlamı verilebilir. Bu kullanımdaki maksat sadece zaman algısı için değil zamanın farklı dilimlerinde farklı halleri yaşama biçimine atıf içindir. Her daim ve her şart ve konum açısından böylesi bir kullanım vardır. Bu bize zaman ve zeminin birlikteliğini dolayısıyla hayatın bütünlüğünü gösterir. İşte tüm çağlar boyunca insanlık hasret içinde kalacak deniliyor. Hasretlik de doğal olarak sıkıntı verir, ziyan oluşturur. Bu dediğim gibi düne bugüne çakılıp kalmamak içindir. Çünkü insan ahiret yolcusudur. Bu yüzden yaşadığımız her an, bir sonrakine gebe olduğu için sürekli sonrasına bakmak gerekir. Bu yeni tecellide istifadeyi de getirir. Geride kalanın telafi edilmesini de… Zaten “telafi” kelimesi “ülfet” ile aynı köktendir. Yani“ülfet” bir sıcaklık ilişkisidir. İçinde muhabbet de vardır, mukabele de. Dostluk, paylaşım iç içedir. “Telafi” de bu minvalde geçmiş ile geleceğin birlikte değerlendirilmesi fırsatıdır. Okumamızın telif olması da bundandır. Biz okurken aslında telif ettiklerimizi okuruz. Yazarken de aslında bu telif üzere yazarız. Bir açıdan bu okuyuşumuzla toplayan, birleştiren, bütünleştiren oluruz. Ama her seferinde hasret devam eder. Yapıp etme açısından yarını düşünmeyen, bağlantısını sağlamayan insanın okuyuşu da yaşamı da kopuktur. Aslolanın ahiret olmadığı bundandır. Ancak ahiret de sürekli vurguladığım gibi her anın sonraki zamanıdır. Öldükten sonra dirilme açısından ahiret elbette bu ufak dokunuşlar, kavrayışların en büyüğünü oluşturur. Anlık sonraları düşünmeyenin çok sonrasını düşünmesi de kolay değil, anlaşılır da değildir zaten. Bu yüzden yarar sağlamaz da o büyük gün geldiğinde geri dönme ve düzeltme isteği artar. Hâlbuki geriye dönüş olmadığı gibi o büyük günde telafi imkânı da yoktur. Hoş geri gitseniz de aynısını edersiniz der Kuran. Haklıdır da çünkü bu tutum ve davranış karakter olmuştur. Baştan böyle kurulduğu için hep aynısı tezahür eder. Nitekim anlık dilimlerimizde de bu yaşanır. Fırsat olduğunda farklı olacağını sandığımız şey aynen tekrarlanır. Kısacası tüm bu çağlar ve konumlar insanın hasret içinde kaldığı ve sürekli ziyan içinde olduğunun göstergesidir. Bu hasreti fark edenler Allah’a iman edip salih amel içinde olur. Hakkı ve sabrı tavsiye eder. Buradaki ilk düzeltme şu konuda olmalı. “İstisna” edatının kullanılması bahsi geçen insanların bu hasretten muaf tutulması anlamına gelmez. Hasret ve hüsran her insan için geçelidir. Buradaki istisna o insanların bunun fark etmesi ve buna göre davranması anlamındadır. Yoksa hasret ve hüsran onlar içinde geçerlidir. Lakin kimi, bunu fark eder de böyle gelmiş böyle gider diyerek yıkımın hazırlar, kimi bunun fark edip çareler arar. İstisnanın ehemmiyeti budur. Ve bu istisna kabilinden verildiği içinde çok az kişiye nasip olduğunu da belirtir. Zaten Kuran insanlığın çoğunun bunu anlamadığından yakınır. Bu yüzden de çokluk peşine düşülmemesi ve çokluğun temenni edilmemesi istenir. Bir şey çoğalacaksa bu Allah’ın elindedir ve onunla ilgilidir. Kişi zaten gereğini yerine getirirse başlı başına bir ümmet olarak çoktur, Kevser havuzundadır. Ama bunu kişi mal gibi bir ley için hırsla elde etmeye kalkarsa bu tekasürdür, sadece oyalanır. İşte insanlığın hasret ve hüsran içinde olduğunu fark eden ve bundan dolayı gayret içinde sorumluluğunu yerine getirmeye çalışan kişiler az da olsa hep olacaktır, kalacaktır. Bu kişiler vasfedilirken Allah’a iman eden ve salih amel işleyen denmesi de bundandır. Daha Türkçe bir ifadeyle, bilmediğini bilip onun öğrenmeye yeltenen, bildiğini de bilip onun gereklerini yerine getirendir bu kişiler. Bu da okuyuşuna ara vermeyen ancak bu okuyuşunu da en başta Allah’ın sünneti çerçevesinde, Hilkatin gereği olarak fıtrat üzere yapandır. İşte böylesi kişiler bu emniyet ve teminat içinde sıratı müstakimde yol alırken diğer insanlara hakkı ve sabrı göstermiş olurlar. Eylem ve söylem birlikteliği içinde yaratılışa, yaratılana, yaratana şahitlik edenler yani tanıklık yapanlar, buna katılan kaynaşanlardır. Çünkü şahitlik ve tanıklık dış bir mesele değildir. Zira dışarıya bakmak bir görüştür, görüş içerir. Ama şahitlik içine girmektir, bizzat o kesilmektir. Şahitlerden olunuz denmesi de bundandır. Bakınız görünüz sonra da, dillendiriniz değil. İçine giriniz ve ayrılmaz biçimde o kesilerek öyle de biçimleniniz. Dillendirmek değil dil olma, görme değil göz alma, işitme değil kulak olma. İşte böyle olmaklık söz konusu ise, “Attığında o oku sen atmadın” ayetindeki gibi kendi benimiz, Allah’ın elinde yüzünde erir gider. Hakkın ve sabrın tavsiyesi de budur aslında. Bir dizi laf değildir tavsiye. O kesilip kendini öyle göstermek ve insanlığa iz bırakmaktır. Tavsiye ifadesi bizatihi eylemin kendisidir. Yoksa yazılı bir kitap ya da eğitici söz değildir. Anlamı olmaz yoksa. Bizatihi eylemektir tavsiye etmek. Bu ise miras değildir. Zira bunun mirası olmaz. Çünkü bu kimsenin tekelinde değil, özel mülkiyeti değildir. Mal miras bırakılır, ama ilim irfan miras olmaz. İlim irfan kesilenler kendilerini tavsiye yani güzel birer örnek olarak tarihe kaydederler. Sonuçta herkesin yaptığı kendinedir.
Miras anlayışı hazıra konmayı gerektirir. Bu ise hazır yemeyi sağlar. Mirasyedi terimi boşuna çıkmamıştır. Zira bu okuyuş üzere olanlar, bu donanım ve kuşanım içinde bulunanlar bunu kolay elde etmedi, çokça bedel ödedi. Bu onlara verilen bir kadir olduğu için onlar da bunun kadrini kıymetini bildi. Kişinin bu bilişidir asıl kadir gecesi. Kadir kudret için geceye gerek yok aslında, o başlı başına bir kader anıdır. Gece ile nitelendirilmesinin sebebi öncekinin karanlık, karmaşık olmasındandır. Ama bu bilince erince de artık o leyl fecre ermiştir. Onun için karanlık karmaşık olmasındandır. Böylesi bir an bir aya bedeldir. Bin ay ortalama bir insan ömrüne tekabül eder. Tüm ömür hüsran içinde olur da o an yakalanırsa işte felah işte selam da yakalanmış olur. Değilse zaten hüsran içinde olan insan aydınlığın hasretini çeke çeke yaşar. Topraktan yaratılan insana Allah, yaratılışta ruhunda nefha etmişti. Bu onun hem yeti ve yeteneklerle donatılması hem Allah’ın esmasıyla varılması anlamındadır.
Birleştirirsek insan hayatı aslında uhdesindeki Allah’ın esmasını, melekleriyle fark edip melekût âlemine gark olarak yaşamasıdır. İnsanın bunun gerçekten hakkalyakin olarak fark etmesidir işte kadir gecesi, kader anı. O kesilmesidir. Hakkalyakin olursa da hakkı tavsiye edebilir. Yoksa o hak kuru bir laf etmektir. İşte o muhteşem hakkı kavrayan, o muazzam anı yaşayan insan, Allah’ın özüne nefha ettiği ruh ve donatıldığı meleklerle fecre gözünü açar. Asıl doğum da budur. Anne karnındaki embriyonun da “alak” olarak isimlendirilmesi de bundandır zaten. Anneye yapışık, anneye ilişkindir bebek ana rahminde, kordon boyuyla. Oradan beslenir nefeslenir. Dünyaya gözünü açtığında da ağzına ilk aldığı anne sütüdür.
Bu alak benzetmesi ile Kuran, ilk inen ayetinde rabbi ile olan alakayı asla kesmemesini ve kendisine hem doğuştan, hem sonradan verdiği bu ikram ile okumasını salık vermiş. Bu okuyuş üzere daim olmasını istemiştir. Selam bu teslimiyet sahiplerine olur ancak. Ey İslam senin adın teslimiyettir.