Burjuva Protestan kültür kodlarından esinlenen aydınlanma projesi bilinen insanlık tarihinin en radikal kırılmalarından biridir. Avrupa Hıristiyanlığının gerilim yüklü tarihsel tecrübesinin zorunlu çıktısı olan bu kırılma, insan-tabiat-tarih-toplum-zaman-mekan-sanat-Tanrı olgularının (profan/ladini/seküler) zaviyeden anlaşılmasını ve anlamlandırılmasını mümkün kılan bir vasatın zeminidir. Bilginin, hikemi-irfani boyutlarından soyutlanarak güç, tahakküm, disiplin ve hegemonya amacıyla sistematik olarak istismar edildiği bu yeni dönemi, şeytanla el sıkışan insanın egemenlik sanrısı olarak görebiliriz. Fizik-metafizik, madde-mana, ruh-beden, dünya-ahiret, gök-yer ayrımının merkezde olduğu aydınlanmacı perspektif, rasyonalitesi güçlü ve fakat akletme yetisini kullanamayan beşer ( yani henüz insanlaşamamış) yığınlar armağan etti dünyaya.
Anti-katolik söylemin muzaffer olması için malzeme temin edeyim derken 17.yüzyıldan itibaren felsefenin / hikmetin riyasetinden teberri eden bilim, paranın/ gücün hegemonyasına rıza gösterdi. Gelinen noktada bu rıza siyasi-politik-iktisadi-askeri imtiyazların korunması ve sürdürülmesi için sıkı işbirliğine dönüştü. Matematik-fizik-kimya-kozmoloji gibi disiplinler tabiattaki eşsiz-benzersiz ilahi nizamı, güzelliği, ahengi, ihtişamı idrak etme vesilesiyken, insanın en bayağı/primitif/ilkel yanını tatmin amacıyla araçsallaştırıldı. Bu araçsallaştırmanın kaçınılmaz sonucu olarak bugün trans-hümanizm, post-truth, post-hümanizm, tekno-kapitalizm gibi insan-makine uyumunu merkeze alan bir matrix evreni ortaya çıktı. “Homo-sapiens” henüz evrimini tamamlamamış insan olarak etiketleyip, makineyle uyumlu hale geldiğinde tamamlanacağına dair distopik senaryolar çağına eriştik. Bugüne kadar gerçeklik alanında cari olan sömürgecilik/kolonyalizm, artık dijital dünyada varlığını sürdürüyor. Pagan imgeler aracılığıyla dayattığı “pornografik şiddet”, yığınların akıl sağlığını tehdit ediyor, onları adeta zombileştiriyor, insanlıktan çıkarıyor.
İslam dünyası toplumları aydınlanma paradigmasına hazırlıksız yakalandı. Batı’dan Endülüs, doğu’dan Osmanlı güney’den Memlük tarafından sıkıştırılan Avrupa 1492’de Endülüs’ün son izlerini silip, 1498’de dini motivasyonlu deniz seferlerine başladığında bu eyleminin nereye varacağını kestiremedi dönemin İslam devletleri… Oysaki çok değil bir asır sonra Akdeniz’de ilk meyvesini alacaktı Avrupa bu denizaşırı seferlerinin… O güne kadar yenilmez kabul edilen Osmanlı donanması İnebahtı’da mağlup edilince, psikolojik üstünlük Avrupalıya geçecekti. Protestanlığın doğuşunu ve gelişmesini Avrupa’nın “iç meselesi” olarak gördü Osmanlı. Hatta bu mezhep geriliminin kendi lehine olacağını zannetti ve Protestanlığı zımnen destekledi. Şayet bu yeni akımın/ekolün kıta Avrupa’sında kısa-orta ve uzun vadede neye yol açacağına dair öngörü sağlayacak çalışmaları olsaydı başına gelecekleri hesap edebilir önlemini alabilirdi. Benzer ilgisizlik Memlük-Safevi-Babür hanedanlıklarında da mevcuttu. Tarihler 1648’i gösterdiğinde Protestanlık, anti-katolik mücadelede önemli kazanımlar elde etmeye başlamıştır artık. Kilisenin elindeki topraklar prenslere geçmekte, mülkün sekülerleşmesi (kutsal adamların elinden çıkması) süreci hızlanmakta, yerel dillere tercüme edilen İncil, kutsal adamlara ihtiyaç duyulmaksızın okunmaktadır. Modern bilimi yanına alan burjuva Katolik geleneğin surlarında onarılması güç gedikler açmıştır ve artık geri dönüş imkansızdır.
Ulus-devlet bu sürecin sonucudur. Aynı dili konuşan homojen/mütecanis bir ulus, bu ulusu endoktrine eden merkezi bir müfredat eşliğinde işleyen okullar, sınırları belli bir toprak parçası, merkezden yönetilen disiplinli ve mutlak kontrol yanlısı bir siyasi-bürokratik organizasyon. Buna bir de ulusun duygusal motivasyonunu canlı tutacak milli bir din ilave etmek gerek. Latin emperyalizminden (ya da Katolik hegemonyasından) bağımsızlaşan yerel/ ulusal/milli kiliseler … Çok uzun ,çok sancılı ,çok kanlı süreçlerin ardından karar kılınan ulus-devlet, burjuva protestan kodlarla mücehhez olduğundan dolayı (doğası gereği) aydınlamanın bilgi sistemine bağlıydı. Bu bilgi Katoliklik karşıtı mücadeleye ilham verdiği için seküler/profan/ladini bir muhtevaya sahipti. Yeni ulus devlette tanrı temsilcilerinin yerini devletin bizatihi kendisi almıştı. Yani artık devlet tanrıydı. Kilisenin yerini üniversite, din adamlarının yerini bilim adamları, incilin yerini ise tabiat aldı. Çünkü tanrı iki kitap göndermişti: Biri İncil, diğeri ise doğa/tabiat. Burjuva-protestan ekolü Katolik kilisesini mağlup etmek için incilin yerine doğayı öne çıkardı. Doğayı anlamanın yolu ise bilimdi. Esasında burada bir hinlik vardı. Maksat kutsal kitaptan ve onun yorumcularından kurtulmaktı. Çünkü her ikisi de burjuva-protestan bilim anlayışını tehlikeli (ateizme/ materyalizme yatkın) görüyordu. Haksız da sayılmazdı.
Burjuva-protestan ekolünün kutsal kitap karşıtı mücadelesi, onun ürettiği bilgiyi de aynı bağlama hasretti. Kutsaldan arındırılmış bilgi, yeni Avrupa’nın rehberi oldu. Bu ekolün kitaplı dinlere (hassaten İslam’a) karşı gayzı buradan kaynaklanır. Denizaşırı seferlerle (aslında sistematik hırsızlıkla demek daha doğrudur) birik/tiril/en sermayenin desteğiyle serpilen modern bilim, bir yandan tabiatın sırlarını (tahakküm amaçlı) keşfederken, diğer yandan sömürgeciliği sürekli kılacak enstrümanları da üretecektir. Başlangıçta sadece ticari amaçlı örgütlenen sömürgecilik çok geçmeden siyasi-kültürel ve en önemlisi de hukuki bir boyut kazanacaktır. Hindistan’daki Müslüman Babür hanedanlığı, İngiliz şirketi (East Indıan Company) ‘ne ayrıcalık tanıdığında tarihler 1605’i göstermektedir. 1750’lere kadar bu şirket faaliyetlerini sürdürecek ve nihayetinde 1757’de,o güne kadar sadece ticari boyuta sahip sömürgecilik, bu tarihten itibaren hukuki bir nitelik kazanacaktır. (1) İngilizlere göre bir beldeyi açık Pazar haline getirmenin ön koşulu oranın hukukunu “Pazar ideolojisine” uygun olarak kodifiye etmektir. Çünkü sömürünün sürekliliği, ilgili ülke hukukunun sömürüyü içselleştirmesiyle mümkündür. Bunun için de yerli halkın yeni hukuka rıza gösterecek kıvama ge/tiri/lmesi gerekir ki bu görevi de yerli aristokratlar yapacaktır. Babür hanedanlığının müttefiki olan şirketin yüksek bürokrasiyi elde etmek için sergilediği cömertlik, orta ve uzun vadede elde edeceği ticari-siyasi imtiyazlar düşünüldüğünde devede kulak kalır elbette. Lakin burada asıl üzerinde durulması gereken, şeriat hukukunun etkili (hatta büyük ölçüde belirleyici) olduğu bir ülkede sömürünün kalıcılaştırılmasıdır. Bu noktada oryantalizmin yoğun çabası girer devreye. Büyük çoğunluğu Sünni olan Hindistan’daki Müslümanların zihinlerini fethetmek için Hanefiliğin klasik hukuk metinleri tercüme edilir ve şirket hukukçularının erişimine açılır. Böylece yerli halka “sizin hukuk metinlerinize kıymet veriyoruz” mesajı verilir. Lakin esas amaç “ yık ve yerine yenisini koy” dur. (2)
Anglo-Sakson beyaz adamın yerli halk için ne düşündüğünü Arnold J.Toynbee şöyle özetler: “Biz Batılılar insanlara “yerli” dediğimizde,onları algılayışımızdaki kültürel rengi dolaylı olarak ortadan kaldırmış oluruz. Onları kendimiz gibi tutkulu insanlar olarak değil, tesadüfen rastladığımız ülkeyi istila eden vahşi hayvanlar, yerel bitki örtüsü ve hayvanların bir parçası olarak görürüz. Onları “yerliler” olarak gördüğümüz sürece yok edebiliriz ya da bugün daha muhtemel olduğu gibi evcilleştirebiliriz ve dürüstçe (belki de tamamen yanlışlıkla değil) ırkı geliştirdiğimize inanırız ama onları anlamaya başlamayız.” (3) Bu yaklaşım sömürgeciliğin Avrupa dışı tüm uluslara bakışını özetler adeta. Öteki üzerinden var olmayı temel kalkış noktası olarak belirleyen beyaz adam gittiği her yerde kendisini merkezde konumlandıracak bir şer/kötülük/öteki yaratmayı şiar edinmiştir. Çatışmayı ilerlemenin muharrik gücü olarak konumlandırmasının bu yaklaşımında etkili olduğu söylenebilir.
İslam dünyası toplumları modern ulus-devlet modeliyle karşılaştığında ( ya da bu modeli bir kurtuluş reçetesi olarak görüp ithal etmeye başladığında) en güçlü tepki hiç kuşkusuz, o güne kadar evrensel ölçekte şekillenmiş olan, İslam hukukundan geldi. İslam, doğası gereği evrenseldi ve belli bir yerelliğe hapsedilerek daraltılmaya hiç müsait değildi. Son Nebi (s.a.v)’nin ahirete irtihali sonrasında olağanüstü bir hızla küreselleşmiş, dönemin yerleşik/ kurumsal kültürleriyle yüzleşmiş, onların bünyesine uygun olanı verip kendi bünyesine uygun olanı almakta tereddüt etmemişti. İran-Mısır-Roma-Hint kültürlerinin bilim/felsefe havzalarıyla herhangi bir komplekse kapılmadan kurduğu ilişki sayesinde kendi doktrinel zeminini inşa ederek şeriatın epistemik otoritesini ilan etmişti. Mezhepler/ekoller, bu sürecin sonucu olarak ortaya çıktı. Her ekol, karşılaşılan yeni durumu şeriatın özne olduğu bir epistemik bağlamda kavrama/anlama/anlamlandırma çabasına omuz vererek mutlak hakikatin farklı veçhelerini beyan etti. İnsan eylemlerinin ahlaki doğasını deşifre eden hukuk ilmi bu ekollerin en hassas olduğu alandı.(4) Şeriatın (ilahi vahiy bilgisi ve nebevi pratik olmak üzere) ana istinatgah olduğu ortak paydasında buluşan ekoller/mezhepler, karşılaştıkları meselelere çözüm yolları aradı. Bu arayış modern döneme gelinceye kadar çok hukuklu bir sosyal gerçekliğe ilham verdi. Bu sayede Müslümanlar, farklı inanç kodlarına sahip kavimlerle/ topluluklarla birlikte yaşama becerisini 20.yüzyıla kadar sürdürmeyi başardı. Ekoller arasındaki farklar şeriatın epistemik otoritesi hakkında ihtilaf ettikleri için değil, “kesinlik” iddiasında bulunmanın İslam hukukunun ruhuna uygun olmadığına inandıkları içindi. Her iyinin üstünde daha iyi olabilirdi çünkü. Alimin içtihadı onun o günkü bilgi-görgü-tecrübe ve kavrayışının sonucuydu. Her içtihadın sonunda “en iyisini Allah bilir” sözü kesinlik iddiasında bulunmayı kerih gören yaklaşımın sonucuydu. Bu yaklaşım asırlarca ilmi-entelektüel dinamizmin muharrik güçlerinden biri olacaktı.
Ulus-devlet tabiatı gereği homojen-merkezi-disiplinli-otoriter bir siyasi organizasyonu temsil ediyordu. Şiddet kullanma imtiyazını (ki bu imtiyaz sayesinde hukukun işlevselliğini temin edeceğine inanır) kimseyle paylaşmaya niyetli değildir. Denebilir ki modern devletin alameti farikalarından biri bu imtiyazıdır. Hukuk-iktisat-siyaset-akademi v.s. insan hayatının her anına vaziyet etmek ister. Boşluktan nefret eder. Kontrol edemediği anda kendisini büyük bir zaaf içerisinde görür. Foucoultçu söylemle ifade edecek olursak bio-politik emelleri vardır ulus-devletin. Bedenler üzerinde tasarruf hak ve yetkisine sahiptir. Vatandaşları kuldur, kendisi ise Tanrı… Kullarından mutlak itaat ve sadakat bekler. Kullarının birbirlerine karşı işledikleri suçları affederken, kendisine karşı işlenen suçları cezalandırması şiddetlidir. Ortak (şerik) kabul etmez. Bilgi-yorum üretme ve yayma, imtiyazına sahiptir. Bu imtiyaza göz dikenleri anında bertaraf eder. Kamusal rıza üretimi için özel araçları/enstrümanları vardır. Okullar-enformasyon araçları-akademi-hukuk tümüyle kamusal rıza temini için seferber edilmiştir. Ulusun çıkarları önceliklidir. Bu öncelik, dinin de ulusal çıkar odaklı yorumlanmasını zorunlu kılar. Ulus-devlet dinin evrensel/cihanşümul yanını törpüleyerek yerelleştirir.
Burjuva-protestan kültür kodlarından ilham alan modern paradigmanın ruh üflediği ulus devlet modelini ithal eden İslam Dünyası toplumları milliyetçi söylemin gölgesine sığınarak sömürge karşıtı mücadele vere/bile/ceğini zannetti. Batının askeri-siyasi-entelektüel “ileriliğini” peşinen kabul eden bu yaklaşım, “Batı’yı mağlup etmek için batılılaşma“ çarpık zihniyetinin mimarıdır. Sömürgeci bilginin ırkçı-seküler-kapitalist ve homojenleştirici özelliğini görmezden gelen bu anlayış, 20.yüzyıl boyunca beyaz adamın etki sahasını olabildiğince genişletti. Geleneksel hukuk normlarından/doktrinlerinden sarfınazar eden halkı Müslüman beldeler, modern hukukun beyaz adama hizmet eden yanını fark etmekte zorlandılar. Türkiye’de Kemalizm, İran’da (1979 devrimine kadar) Pehlevilik, Mısır öncülüğündeki Arap Ortadoğu’sunda baasçılık, modern bilginin renk verdiği reformlara öncülük ettiler. Anti-emperyalist iddia ile sahneye çıkan bu ideolojiler, Batılı bilgi-fikir-yorum sistemlerinin eksiksiz bir şekilde kalıcılaşmasına hizmet ettiler. Binaenaleyh ulus-devlet ve bünyesinde can bulan milliyetçi ideolojiler oto-kolonizasyonun kullanışlı aparatları olarak rol üstlendiler. Sömürgecilerle aynı siyasi sistemi öneren milliyetçi rejimlerin sömürge karşıtı mücadele örgütlemeleri mümkün değildi. Dahası bu rejimler ulus-devlet aygıtının ideolojik endoktrinasyon enstrümanlarını kullanarak modern paradigmanın kavramsal ve kurumsal çerçevesini nihai mutlak(mış) gibi konumlandırmayı (kısmen de olsa) başardı. Bu başarı Şeriatın despotik-ilkel-arkaik-primitif-köylü bir bağlama hapsedilmesiyle eşzamanlı olarak gerçekleşti. Aydınlanma ideolojisinin “yazı yoksa tarih yok” klişesinden ilham alarak şifahi/sözlü geleneği muteber kabul etmeyen ulus-devletler, dinin (İslam’ın) tarım toplumlarına mahsus hukuki ilkeler vazettiğine dair akademik/bilimsel (!) literatüre sığınarak “dahili oryantalizme” destek oldular. Bununla da kalmayarak modern gözlüklerini takıp şeriatın epistemik otoritesini ve merkeziliğini modern bilgiyi kayıracak şekilde tahfif ettiler.
Avrupa’da beş yüzyılda gelişen ulus-devletin İslam dünyasına ihracı sonrasında ortaya çıkan durum (5), İslam hukuku ile modern devlet arasındaki uyumsuzluğun görmezden gelinemeyeceğini ihtar eder. İlk olarak hem ulus-devletin hem de İslam hukukunun toplumu düzenleme ve kendi düzenlerini bozmakla tehdit eden anlaşmazlıkları çözmek için tasarlanmış olmaları gerçeği öne çıkar. Demek ki her ikisinin de kendine mahsus bir düzen kurma iddiası vardır. Kaçınılmaz olarak bu iddianın yaslandığı-beslendiği “epistemik referanslar” olacaktır. İslam hukuku için bu referans ilahi vahiy bilgisi-nübüvvet pratiği ve bu bilgi pratikle mütenasip geleneksel birikim iken ulus-devlet için kültür, modern bilim, tarih (yoksa da icat edilir) , kimi zaman ırk ve coğrafyadır. Öte yandan ulus devlet homojenliği esas alırken İslam hukuku çeşitliliği öne çıkarır (kesrette vahdet). Bununla birlikte her ikisinin de kanun koyucu olması ve kanun ihdas ederken farklı istinatgahlardan faydalanması gerçeği… Toplumu organize etme ve anlaşmazlıkları çözme yöntemleri… Biri “iyi vatandaş” lığı merkeze alırken, diğeri mü’min/mü’mine kimlikte ısrar eder. İyi vatandaşla mü’min/mü’mine kimlik her zaman uyumlu değildir. Birincisi ulusal çıkarları önemseyen, mekanı (adeta) fetişleştiren, ulusal sınırları ilahi sınırlara tercih eden, yasal bir organizma olan devleti kendi hayatı üzerinde tasarrufta bulunmaya yetkili gören, kamusal-özel ayrımını meşrulaştıran, helal-haram sınırlarını gözetme zarureti olmayan bir gerçekliğe işaret ederken; diğeri insanlık ölçeğinde düşünmeyi-eylemeyi-üretmeyi, hakkaniyet ve adalet eksenli hareket etmeyi, kendi kavmi aleyhine de olsa doğruluktan ayrılmamayı, insan hayatı üzerinde mutlak tasarruf sahibinin Allah olduğunu, kutsal kitabın ve son nebinin rehberliğinin/otoritesinin tüm kavmi-ulusal çıkarların üstünde olduğu gerçeğini içerir.
Nitekim ulus-devlet paradigmasına angaje olan halkı Müslüman beldeler, bugün Gazze/ Filistin örneğinde de açıkça müşahede edileceği üzere, meseleyi bölgesel-lokal-yerel bir bağlama hapsederek, şeriatın “Müslümanların birbirini koruyup gözetmesi” ana ilkesinden uzaklaşmıştır. Dahası nebevi geleneğe işaret etmesi bakımından mübarek Kudüs yalnız bırakılmış,sadece Filistinlilerin meselesiymiş gibi bir algı oluşturularak reel politik/konjonktürel kutsallıklara kurban edilmiştir. Kudüs’ün haçlı-siyonist aparthaid rejimi tarafından barbarca-vahşice sömürgeleştirilmesi, büyük katliamlara ve acımasız mahrumiyetlere maruz bırakılması, ulus-devlet paradigmasının Müslümanlar için ne büyük bir bela/felaket olduğunun anlaşılması için kafidir aslında. Lakin gelinen noktada bu beladan kurtulmak yerine yeni ulus-devletler inşa etmek suretiyle sömürgeci mevcudiyetin ekmeğine yağ sürülmek isteniyor. Şirketokrasi kültürünün çıkarlarına hizmet eden megaloman-narsist-bencil-otoriter-totaliter liderlerin/rejimlerin serpilip palazlandığı bir tarih/zaman kesitinde bu belalarla yüzleşmek zorlaşıyor. Bu liderler ve rejimler halkları paryalaştırıyor, düşünemez-akledemez hale getiriyor. Tekno-endüstriyel ilericilik safsatasıyla uyuş(turul)an kitleler, kesintisiz hegemonya üreten dijital sömürgeciliğin ve faşizmin anaforunda debeleniyor. Niteliğin egemenliğini şiar edinen örgütlü mücadele kültürünün inşası için her zamankinden daha çok bugün dayanışmaya ihtiyaç var.
Hem ulus-devlet belasıyla yüzleşmek hem de beyaz adamın aydınlanma ideolojisi aracılığıyla küresel ölçekte cari kılmaya çalıştığı sömürgeci/ırkçı/kapitalist mevcudiyetin surlarını paramparça etmek için, iktisadi-içtimai-siyasi-hukuki-ahlaki bir bilgi sistemine işaret eden şeriatın gölgesine sığınmaktan başka çare görünmüyor. Bilgi, ancak ve ancak insanlığın hayrına vesile oluyorsa meşru ve makbuldür. İlahi vahiy bilgisi ve nübüvvet pratiği “mutlak iyi”dir. İnsanlığın felahı bu mutlak iyiden esinlenen bilgi ile mümkündür. Beyaz adamın ürettiği bilgi bugüne kadar insanlığın aleyhine bir gerçeklik inşa etti. Fesadı ve tuğyanı yaygınlaştırdı. Şeriatın müdafaa edilmesini şart koştuğu beş evrensel ilkeyi (mal-can-nesil-akıl-din emniyetini) ifsat etti.
NOT: BU yazı’m Umran Dergisi’nin mart 2025 (367.) sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.
Kamil ERGENÇ
1- Wael B.Hallaq/ Şeriat (Teori-Uygulama-Dönüşüm)/Çev: Necmettin Kızılkaya/s.421-422 /Ekin Yay./I.Baskı/İst.2024
2-a.g.e/s.426
3-a.g.e/s.426
4-a.g.e/s.150
5-a.g.e/s.409-411
Kaynak: Farklı Bakış