Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Ali BULAÇ
Ali BULAÇ
Kelam-ı Muhammed: Dil, toplum, kültür
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
21. Yüzyılda eğitim
Mehmet BEYHAN
Mehmet BEYHAN
Yeni Zelanda Katliamının Arkasında İsrail mi var?
Nejdet DEMİREL
Nejdet DEMİREL
İSLAMİ DAYANIŞMA CEMİYETİ ve MÜSLÜMANLARIN BU TARZ OLUŞUMLARA OLAN İHTİYACI
Yusuf YAVUZYILMAZ
Yusuf YAVUZYILMAZ
Dinin araçsallaştırılması
Veysel TAY
Veysel TAY
İngiltere-Yeni Zelanda-Suriye-YPG-Pentagon-Türkiye-Erken Genel Seçim; Çoklu Denkleminde 31 Mart Seçimleri ve Beka Meselesi - 1
Bülent ACUN
Bülent ACUN
Teröre lanet, şehitlere rahmet, ümmete vahdet
Halil ÇİFTÇİ
Halil ÇİFTÇİ
Terör değil de nedir?
Aziz DARICI
Aziz DARICI
İçimiz acıyor. Ama…
Necip CENGİL
Necip CENGİL
Yeni Zelanda Doğu mu Batı mı?
Engin GÜLTEKİN
Engin GÜLTEKİN
İNSANIN ANLAM VE ARAYIŞ SERÜVENİ
Mehmet AKTAŞ
Mehmet AKTAŞ
Allah´ın emri, şeytanın kavliyle..
Abdulbaki ÇAĞATAY
Abdulbaki ÇAĞATAY
CAMİ ŞEHİTLERİ DUASI
Nevzat KAYA
Nevzat KAYA
SON FİRAVUN
Ömer Naci YILMAZ
Ömer Naci YILMAZ
ÇANAKKALE RUHUNU BİZ UNUTTUK ONLAR UNUTMADI
Mustafa AYGÜN
Mustafa AYGÜN
YENİ ZELANDA KATLİAMI VE MİSYONERLİK
Enes TARIM
Enes TARIM
OTORİTER SEÇİLMİŞLİK
Ramazan KAYAN
Ramazan KAYAN
Benden geçti artık!
Muhammet YETİŞ
Muhammet YETİŞ
ADALET Mİ, MASLAHAT MI?
Mustafa DOĞU
Mustafa DOĞU
TREN METAFORU
 Dr. Ali YALÇIN
Dr. Ali YALÇIN
BİRLİKTELİKTE DEĞERLER TEMELLİ VASAT DURUŞ
Ümit AKTAŞ
Ümit AKTAŞ
Bu Kez Mizansen Eksik mi Kaldı?
Davut GÜLER
Davut GÜLER
Medine Sözleşmesi Bağlamından Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü! (1) *
Seyit Ahmet UZUN
Seyit Ahmet UZUN
Kokuşan İnsanlık
Selvigül ŞAHİN
Selvigül ŞAHİN
Zindandan şehadete yürüyenlere dua!..
Ramazan Keskin
Ramazan Keskin
ADALET
Mahmut HAMDERCİ
Mahmut HAMDERCİ
"Sosyal Belediyecilikte MİLLİ GÖRÜŞ Yerel Yönetim Örnekliği" Kitabının Yazarı Mahmut Hamdemirci´nin Seçim Değerlendirilmesi (2)
F. Yılmaz ALTUNÖZ
F. Yılmaz ALTUNÖZ
DİSK, HAK-İŞ, MEMUR-SEN
Hasan ŞEREFOĞLU
Hasan ŞEREFOĞLU
Sana Yapılmak İstemediğini Neden Bana Yapıyorsun
Abdülhamit KAHRAMAN
Abdülhamit KAHRAMAN
Anadolu Gerçekten Çok Dolu
Necla Arpa GÜLAÇAR
Necla Arpa GÜLAÇAR
Hafızalardaki Kara Leke
Cafer AKDENİZ
Cafer AKDENİZ
Seçim ve Adalet
Cüneyt TORAMAN
Cüneyt TORAMAN
17/25 Aralık Kumpası!
Sait ALİOĞLU
Sait ALİOĞLU
Deizm ve ‘Dindarlık´
Şakir KURTULMUŞ
Şakir KURTULMUŞ
Yeni Devir Kültür Edebiyat Sayfaları Arasında…
Ramazan DEVECİ
Ramazan DEVECİ
İmam Humeyni Düşüncesinde ve İslam Devrimi´nin 40 Yıllık Sürecinde İslami Vahdet
Turan YAMAN
Turan YAMAN
Muhammed Tayyip Okiç: Hocaların Hocası
Mustafa GÜL
Mustafa GÜL
Hiçbir Nebi, Bir Dakika Sonrayı Bilemez
Bayram YILMAZ
Bayram YILMAZ
Çiçero “Bir gün bir Türk…”
Nuri YILMAZ
Nuri YILMAZ
Belediye Seçimlerinden Ne Kadar Ümitli Olalım?
Hasan POSTACI
Hasan POSTACI
Bir İktidar Alanı Olarak Yerel Yönetimler
İbrahim GEZER
İbrahim GEZER
Gideceği Yeri Bilmeyen Kaptanlar Diyarı…
Ferhat Özbadem
Ferhat Özbadem
Beyni-Tezkiretü´ş-şu`ar
Ziya GÜNDÜZ
Ziya GÜNDÜZ
Büyük Yürüyüşler Okumakla Başlar!
Dr. Necmettin Acar
Dr. Necmettin Acar
Suudi Rejimini Bekleyen Asıl Tehlike Taht Kavgaları
Esat HOCALAR
Esat HOCALAR
Manzarayı Umumiye
Muhittin BAĞCI
Muhittin BAĞCI
Uyanış
Celal TAHİR
Celal TAHİR
Ehliyet, Liyakat ve Sadakat
Mustafa Sefa ÇAKIR
Mustafa Sefa ÇAKIR
Ey Aziz Öğretmen!
Yakup GÜLER
Yakup GÜLER
Darbelerle Gelişen Türkiye!
Nusret AYDEMİR
Nusret AYDEMİR
EĞİTİM SERENCAMIMIZ!
Serdar ÇALIŞ
Serdar ÇALIŞ
ZAM.....
Zeynep HAŞEMİ
Zeynep HAŞEMİ
İyilik Meşalesi
Mesut AYDIN
Mesut AYDIN
Bir Eğitim Ayı Ramazan (HUTBE)
Nezir ERGENÇ
Nezir ERGENÇ
İnsan Hayvanla mı Yoksa Tanrıyla mı Kıyaslanmalı?
Mehmet DEVECİ
Mehmet DEVECİ
Umre Ziyaretimizden Notlar/3
Nusret AYDEMİR
Nusret AYDEMİR
Yürüyüş (İstikamet)
Mehmet M. GÜLAÇAR
Mehmet M. GÜLAÇAR
BAŞIMIZDA KULAK İSTİYORUZ
Hacı TÜRKAN
Hacı TÜRKAN
Erdoğan Semboldür
Fedakar KIZMAZ
Fedakar KIZMAZ
Raşel, Sen İnsanı Dinden İmandan Edersin!..
Fehmi DEMİRBAĞ
Fehmi DEMİRBAĞ
Ayla Seni Seviyorum
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
İslam Dünyasında Şiddet ve Mikro Nüfuz Alanları
Mehmet ŞEREFOĞLU
Mehmet ŞEREFOĞLU
Bir Taşeronun Rüyası Olan Kadro
Esan GÜL
Esan GÜL
Çocuklarımız ve Adalet
Aslan DEĞİRMENCİ
Aslan DEĞİRMENCİ
Selahaddin Eyyubi´siz Ortadoğu Arayışı
Said Alioğlu
Said Alioğlu
Musab Aydın
Musab Aydın
Kısa Bir Seyahatten...
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
İstanbul için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:34 08:20 13:17 15:37 17:55 19:29
Zengin, çok mala sahip olana denmez, zengin kalbi olana denir.

Hz. Muhammed
DOLAR
5.4345
EURO
6.1114
Yılbaşı Kutlamak Da Ne Ola Ki…
Yılbaşı birçok insan tarafından kutlanmaktaydı. Buna rağmen İslam, İslamlaşma, arınma ve temel ilkeler çerçevesinde kendi hayatımızda devam etmektedir; ifsada, şirke, sola, sağa meyletmeden…
Tarih: 24.12.2018 02:06:16
Sait ALİOĞLU

“Dünyada mekân, İstanbul´da Fatih…”

Seksenli yılların son çeyreğinde, bir grup arkadaşımla kendi kıt imkânlarımızla çıkardığımız bir derginin tanıtımını yapmak istiyorduk. Bu vesileyle bulunduğumuz şehirden, batıya yolculuk yapmaya karar vermiştik. Bu iş için arkadaşlarım beni görevlendirmişlerdi.

İşte, tanıtım yolculuğuna çıkabilmem için, bir iki hazırlık yapmam gerekirdi, en başta ‘rahmetli´ anamın onayını almak, hayır duasına nail olmak gerekirdi. Zira hem uzun bir yolculuğa çıkacağım ve hem de karakış kapıdaydı. Gidip te gelmemek, gelememek vardı.

Birde, ‘yel üfürdü, sel götürdü´ kabilinden, çocukluk döneminden başlamak üzere, migren, astım, şeker vb. hastalıklarla ile uğraşan anamın, adeta eli ayağı idim. Gerçi her ne kadar, kısa süreli (bir-iki gün, ya da çok çok bir hafta) yaşadığım ile dışına çıkmalarımı saymazsam, hemen hemen her gün anamın yanında idim. Zaten, eşi olan kişi, yani babamda dört-beş yıl önce vefat etmiş olmasından dolayı anamın eli, ayağı, gözü, kulağı idim.

Anamı, her hastalandığında bulabildiğim her hangi bir vasıta ile şehre götürüp, doktor doktor, hastane, hastane dolaştığımı, acil servislere gidip gelmemiz neticesinde, doktorundan, hasta bakıcısına kadar personelle dost olduğumuz, yerine göre de kavga ettiğimiz oluyordu. Az kalsın, ‘görevli´ ama vicdansızlığı görev aşkına galebe çalan, rüşvet alacak olsa tavrı birden değişenlerin yanlışlığı sonucu çaresizlikten camı çerçeveyi indirmeme ramak kaldığını hatırlamaz mıyım? Hem de, Özal´ın, sözde bürokrasiyi, yani kırtasiyeyi azalttığı söylendiği dönemlerdeydik. Ama ‘en´ eski Türkiye´nin kalıntıları henüz uçup girmemişti. Ki birde başımızda netekim paşa vardı henüz…

İşte o dönemde anamın yanında kalan tek çocuğu bendim. Benden küçük iki erkek kardeşimim yaşça en büyüğü –ki benden iki üç yaş küçüktü- gurbette, lokanta ortamında işçi olarak çalışıyor, eve yılda bir iki kez uğruyordu.

Diğeri ise, -o da ondan iki üç yaş küçüktü- metropol bir şehirde üniversite dershanesine gidiyordu. Ablalarım vardı, ama onların da kendi aileleri, çocukları, işleri, güçleri vardı.

Bir ben vardım, anamım yanında kalan. Ki ondan dolayı, ümmi olmasına rağmen, gelenekten beslendiği için, ‘eski´ ve ‘eskimeyen´ kültürden damıtarak anlattığı bilgiler, bana kitaplarda bulamayacağım bir imkân sunuyordu. Birde anamın hastalığı nedir olmasaydı!

Yani, ya suyundan, ya huyundan…

“An gelir anam gider, ellerim boşta kalır

An gelir, ağlarım, gözlerim yaşarır.”

***

Neyse, bir iki hazırlıktan sonra, onu, yani anamı razı ederek ‘ver elini terminal´ demiştim! Kafamdaki ilk, belki de tek durağım, ineceğim yer Konya idi. Bu şehre karşı tarihsel bir ilgim vardı, ama orada öğrenci olan, ya da çalışan bir iki tanıdığım dışında hiç kimseyi tanımıyordum. Son anda, oraya gitmekten vazgeçmiştim. Daha, yıllar sonra karlı bir kış günü gitmek nasip olmuştu.

Bulduğum ilk otobüsle rotamı Bursa´ya doğru çevirmiştim. O dönemin şartlarında yaklaşık yirmi saatlik bir yolculuktan sonra Bursa´ya vasıl olmuştum. Yol üzerinde sanırım Afyon, Eskişehir, Bilecek vb. şehirlerden de teğet geçmiştim! O yılın son gününün akşamı Bursa´da idim. Hedefim, o dönem Uludağ İktisat´ta okuyan bir arkadaşıma misafir olmaktı. Verdiği adresi zar zor bulup kapısına dayandım. Ama evde kimsecikler yoktu. “Sonra gelir/ler belki!” diye düşündüm bir ara. Daha sonra, komşuları olan yaşlı bir teyze, çocukların Görükle´de ki kampüse yerleştiklerini söyledi. Akşamın dar vaktinde, otogarından başka bir yerini bilmediğim Bursa´da yalnız kaldığım zehabına kapılıp alternatifler aramaya koyuldum. “Ne yapsam, ne etsem?” diye…

Hemen bir iki saat mesafede bulunan şehr-i azim İstanbul´a doğru yola revan olmaya karar verdim. O vakit geçici mekânım olarak vasıflandırdığım Bursa otogarında, aldığım bir biletle İstanbul´a gitmeye niyetlendim. Ne de olsa İstanbul her derde deva idi! Lakin o güne kadar Anadoluluk düşüncesiyle İstanbul beni pek cezp etmemişti kendisine, ama bu kez rotam orasıydı! Ne de olsa geçmişin payitahtıydı, her açıdan…

Yolculuk ve kaçırılmaya gelmez yılbaşı kutlamaları!

Üç dört saatlik bir yolculuktan sonra İstanbul´a ulaşmıştım! Yolculuk esnasında Bursa´dan İstanbul´a, evlerine, ailelerinin yanına yılbaşı tatili için dönen kızlı-erkekli çocuklar, yolcuların büyük bölümünü oluşturuyorlardı. Hepsi genç, hareketli, yavaştan eğlenceye sarmışlardı. Bir kısmı da kendi aralarında sağ-sol muhabbeti yapıyorlardı. Anlaşılan, yoz kültüre daha yakalanmışlardı. Onlardan birisiyle sol, İslam, İslamcılık –şimdiki kadarıyla yoğunluklu olmasa bile- tartışmamız da olmuştu!

O sürekli, solu alabildiğine savunuyor, muhalifine kendince bindirmeye çalışıyordu. Benim de ondan geride kalır bir yanım yoktu, zira ben de ayıptır söylemesi, ama yetmişli yılların ortalarından, seksenlerin ortalarına kadar sol düşünce içerisinde bulunmuş, sol literatüre sahip olmuş, 12 Eylül´ün hemen öncesinde, yaklaşık on kişilik çoğu orta ve lise öğrencisi olan gençlere sol, sosyalizm dersi vermiş, teorik olarak olsa bile, şehir ve kır gerillalığı farkını anlatmış, onlara o dönem meşhur bir kitap olan “İşçiler Neden ve Nasıl Sömürülür”(Faruk Pekin) ve Lenin´in kaleminden çıkan kitapçıkları hem okumuş, hem onlara talim ettirmiş, yani okutmuştum!

En azından zahiren dahi olsa, o gecenin cazibesine kapılmadan fikirlerimizi anlatmaya çalışmıştık. Yolcuların büyük kısmı –öğrencilerdi demiştik- İstanbul´a varmadan hafiften de olsa vur patlasın havasına girmişlerdi. Bereket ki, bazıları, bize saygıdan olsa gerek, en alt perdeden eğlenmeyi tercih etmişlerdi. Bende, onlara hidayet diledim. Başka ne yapabilirdim ki?

Topkapı´ya avdet…

Derken, yolculuğumuz Topkapı otogarında tamamlanmıştı. Herkes bir yerlere dağıldı, evli evine, köylü köyüne misali. İstanbul´a da yabancıydım. Gidebileceğim bir akrabam dahi yoktu, bu memlekette! Gurbette olanlar, İstanbul´dan ziyade, sonradan onlara arız olan kendi laik ve Kemalist sol kimliklerinden dolayı Ankara, Eskişehir ve kısmen de İzmir gibi kentlerde idiler. Burada olanlar ise, sırf ekmek kavgası içinde olanlardı! Onları da, ben ne yazık ki, tanımıyordum! Lakin onlarda bize bir hayli uzaktılar, aile ortamında dinlediklerime göre; Kemalist, solcu, ulusalcı değildiler, ama pek İslami bir tarafları da yoktu sanırım…

Öteden beri yaşıtım olan, İslamlaşma sürecinde tanıştığım bazı öğrenci arkadaşlarımın, ya Cevizlibağ Öğrenci Yurdu´nda, ya da fatih´te evde –bazıları cemaat evi- kaldıklarını biliyordum. İnanınız ki, İstanbul haritası konusunda varit olan cehaletimden ötürü, Fatih´in Topkapı´ya bir burun mesafesinde konuşlandığını bile bilmiyordum, ne garip değil mi? Halbuki koca Sultan Fatih İstanbul´u Topkapı surlarını aşıp fethederken Suriçi´ne avdet etmemiş miydi! Cehalete bak sen!

Hangarda…

Gecenin saat on´unda hangar gibi, külüstür ve baraka bir yapısı olan açık bir sabahçı kahvesine girip, bir küçük tabure bulup oturmaya başlamıştım. Zaman ilerleyince, hangar gibi yerin hınca hınç dolduğunu, sigara dumanının tavan yaptığını ve neredeyse, on, on beş dakikada bir, adeta sarı su hükmünde bulunan çaylar, siz istemeseniz de masanıza servis ediliyordu! Demek ki, burada işler böyle idi! Hem o akşam yılbaşı gecesiydi. Belki de, otele, motele, Taksim´e, Maksim´e gidemeyecek olan, sarhoşların, cıbıldakların takılıp eğlenecekleri, dertlenecekleri, belki de ‘bazı´ garibanın zoraki olarak sabahlayacakları mekânlardı, oralar. Günahlarını almış olmayayım…

Birde yanımda oğlu İstanbul´un merkeze bir hayli uzak bir semtinde çalışan, kendisi Anadolu´dan kalkıp benim gibi İstanbul´a gelmiş bulunan Alevi bir amcada vardı! O da garibanlar sınıfından olarak, bu hangar gibi yerde, sarı su içecek ve sabahın olmasını, şafağın sökmesini, güneşin açmasını mecburen bekleyecekti! Mevsim kıştı, ama güneş çıplak gözle görülemese dahi, sabah bir umuttu onun için, bizim içim ve hemen herkes için, her zaman olduğu gibi…

Vakit geçmek bilmiyordu. Bir ara, dışarı çıkıp kendimi sarı sudan ve sigara dumanından azade kılmak için. Çıktım, birazcık düşündüm, çevreme göz atarken, bir yerlerden tanıdık bir tabela ilişti. “İşte!” dedim “gidip izin alsam, orada kalabilirim” Ya Alevi amca, görüntü itibarıyla gariban ve yoksul Anadolu köylüsü, kasabalısı duruşuyla. Acıdım, gidip ona kalabilecek bir yer bulduğumu, gidip kalmak için izin almaya çalışacağımı söyledim. Sevindi, ama “ya ben?” “Ben nereye gidebilirim, bu sıkıntı yerden?” dedi gayet haklı ve çaresiz bir edayla…

Biz adamı yolda mı bırakırdık, hem de bu soğuk gecede ve dumanlı ortamda! Eğer oradan kalmak izin alabilirsem, kendisine de izin alabileceğimi söyledim. Sevindi garibim!

Ama tek bir şartım vardı, amcadan. Alevi olduğunu izhar etmeyecekti! Etse idi, ikimizde sıkıntı yaşardık. Ben kendime orada en azından oturacak, sabaha kadar kalacak bir oda, yatak vs. bulabilirdim. Zira o yerde çalışan bir iki arkadaşlarım vardı! Bir yolunu bulurduk evvel Allah! Ama amcaya yazık olurdu. Ki, ona gece boyu anlatmaya çalıştığım İslam´la ilgili sözlerin bir anlamı kalmaz idi! Ben onu Alevilikten koparmayı düşünmüyor, sadece Kur´an´dan yola çıkarak ona İslam´ın çıplak hakikatinden bahsetmeye çalışıyordum, o kadar!

Neyse, gidip izin aldık yetkililerden, o gece o iş yerinde nöbete kalan arkadaşlarımı da gördüm bu vesileyle, sarmaş dolaş, oturup sohbet ettik, havadan sudan dem vurduk, İslam´dan, İslami hareketten, mücadeleden. Amca ise kendisine tahsis edilen, birbirine iç içe bitişik duran koltuğu yatak yapıp uymuştu bile…

Bir ara ben de uyuyakalmışım. Saba namazı vakti uyandırdı biz arkadaşlar. Fırından yeni çıkmış somun ekmek ve bir bardak sıcak süt ikram ettiler. İçimizi ısıtmıştı hakikaten! Afiyetle yedik! Kalkıp namaz kıldık. Daha sonra ise, gün açılınca arkadaşlardan izin alıp yola revan olduk. Ben bir burun mesafedeki Fatih´e, amcada boğaz´ın Rumeli kıyısında bulunan semte, oğlunun yanına…

 

Dünyada mekân, ama Fatih istisna…

Fatih´e vardım. O gün sanırım Cuma günü idi. Dükkânların çoğu kapalı idi. Bir ara dehşete kapıldım, “Fatih´i kaptırdık mı?” diye. Zira ben çocukken, İstanbul´a yolu düşen babamın arkadaşlarının anlattığı Fatih, burnunun dâhi göstermekten sakınan çarşaflı kadınların, sakallı, namazlı, niyazlı amcaların ‘kutsal´ mekânı idi, de sonra ne oldu acaba? Yılbaşı kutlamaları burada da mı etkili olmuştu da, insanlar akşamdan sızıp kalmışlar mıydı yoksa?

Şükür ki, öğlene doğru Fatih canlanmıştı. Her yer, çarşılar, hanlar, dükkânlar ve özellikle de camiler, mescitler.  Cuma namazı sonrası, bir dergi bürosunda çalışan bir arkadaşıma ulaştım, onun misafiriydim artık! Akşama kadar dergi bürosunda zaman geçirdim. Şimdiki gibi internet falan yoktu! Cilt cilt dergiler, ansiklopediler, gazeteler vardı.  Bir kısmını okumaya çalıştım. Akşam olunca arkadaşın kaldığı öğrenci evinin yolunu tuttuk.

Evde başka arkadaşlarda vardı, İslami düşüncenin her çeşidinde duran öğrenciler, radikal, tasavvufçu, irfancı(Yani Şii olmuş). Bazıları beni arkadaşım vasıtasıyla gıyaben tanıyorlarmış! Derken, sabaha dek süren bir tartışma ortamı oluşmuştu. Burada, fikirler havada uçuşuyordu…

Bazısıyla anlaştık, bazısıyla da anlaşamamıştık haliyle! Zira çoğuyla usulümüz farklıydı, sözde kaynağımız aynı olsa da!  Yeri geldi Alevi amcayı ikna etmek bana daha kolay geldi. Neyse, buraya geliş gayem olan çıkardığımız derginin tanıtımı idi ve daha sahaya inmeden, her arkadaşa birer tane dergi satmıştım! Geldiğimin ikinci, üçüncü, dördüncü günü ağırlığımı dergi tanıtımına ayırdım, işim gereği. Bazı yerlere beşer, onar bıraktım, bazı yerlere birer adet protokol olarak. Çoğunun ise parası gelmedi.

İşte, hâlâ o günden önce ve sonrasında da yılbaşı birçok insan tarafından kutlanmaktaydı. Buna rağmen İslam, İslamlaşma, arınma ve temel ilkeler çerçevesinde kendi hayatımızda devam etmektedir; ifsada, şirke, sola, sağa meyletmeden…

Kısacası, ne yılbaşı kutluyoruz, ne noel, ne de noel baba diye bir tağuta ihtiyacımız vardı evvel Allah!

Anahtar Kelimeler: Yılbaşı, kutlamak
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
Deizm ve ‘Dindarlık´ (22 Şubat 2019 - Cuma)
Irkçılık ve Ulusalcılık… (02 Şubat 2019 - Cumartesi)
İslamcılık Nedir? (21 Ocak 2019 - Pazartesi)
Deizme Dair Bir Derkenar (17 Kasım 2018 - Cumartesi)
Andımız; Yanlışlar ve Çözüm... (24 Ekim 2018 - Çarşamba)
Felsefe ve eğitim felsefesi olmadan… (30 Ağustos 2018 - Perşembe)
Amerika ile krizlerimiz -1 (20 Ağustos 2018 - Pazartesi)
İslâmcılık ve İslâmî hareketçilik… (06 Ağustos 2018 - Pazartesi)
Yüzyılın Seçimi Mi? (25 Haziran 2018 - Pazartesi)
Hangi Siyaset? (11 Haziran 2018 - Pazartesi)
Kutlama Kültürü Ve 1 Mayıs (11 Mayıs 2018 - Cuma)
İdeoloji ve Hayatta Yeşil Tercih (24 Nisan 2018 - Salı)
31 Mart Vakası (16 Nisan 2018 - Pazartesi)
Tatil Neyi Tatil Ederdi? (09 Mart 2018 - Cuma)
İslâmcılıktan Ricat(*) Belirtileri (26 Şubat 2018 - Pazartesi)
Evlilik, Çocuklar, Maddiyat ve Toplum (21 Şubat 2018 - Çarşamba)
Kürt Sorunu Ve Çözümü (15 Aralık 2017 - Cuma)
Kitaptan Kaçış... (22 Kasım 2017 - Çarşamba)
Halifenin Düşüşü - Sinema Yazısı (1) (08 Kasım 2017 - Çarşamba)
Referandum (28 Ekim 2017 - Cumartesi)
Sayfa: