Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Sait ALİOĞLU
Sait ALİOĞLU
İslamcılık Nedir?
Necip CENGİL
Necip CENGİL
“Paradigmaların İflası ve İflas Erteleme”
Seyit Ahmet UZUN
Seyit Ahmet UZUN
Eş Seçiminde Sorumluluk/1
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
Ortadoğu bilinmezliğinde Amerika
Ramazan KAYAN
Ramazan KAYAN
Modernizmin serüveni
Mustafa DOĞU
Mustafa DOĞU
Şemşamer Mezhepliler!
Nejdet DEMİREL
Nejdet DEMİREL
Kadın Erkek Eşitliği ve Batının İki Yüzlülüğü
Hasan ŞEREFOĞLU
Hasan ŞEREFOĞLU
Şiddet Sarmalında İstikamet Kaybetmek
Bülent ACUN
Bülent ACUN
Meclis-i Beyan´da deizm ateizm
Ramazan Keskin
Ramazan Keskin
Adalet
Mehmet BEYHAN
Mehmet BEYHAN
Güney Çin Denizi´nden Doğu Akdeniz´e
Abdulbaki ÇAĞATAY
Abdulbaki ÇAĞATAY
KUR´AN DIŞI VAHİY
Bayram YILMAZ
Bayram YILMAZ
BÖRÜ
Davut GÜLER
Davut GÜLER
Trump´ın Suriye´den Çekilme Kararı ve Muhtemel Gelişmeler
Ömer Naci YILMAZ
Ömer Naci YILMAZ
Erdoğan´ı Davet Ettiklerine Bakın
Yusuf YAVUZYILMAZ
Yusuf YAVUZYILMAZ
İslam aklı
Ali BULAÇ
Ali BULAÇ
İki Fatih!
 Dr. Ali YALÇIN
Dr. Ali YALÇIN
Müslümanlar Açısından Yüzün Yeniden İnşası
Aziz DARICI
Aziz DARICI
İnsan Şartlı Sevince...
Turan YAMAN
Turan YAMAN
Ahmed Han (1817-1898)/Hindistanlı Fikir Adamı
Nevzat KAYA
Nevzat KAYA
İttihadımızın Önündeki Fitne: Hased
Cafer AKDENİZ
Cafer AKDENİZ
Darbe ve Direniş
Selvigül ŞAHİN
Selvigül ŞAHİN
Örnek Şahsiyet: Öğretmen Dursun Mehmet Şahin
Ziya GÜNDÜZ
Ziya GÜNDÜZ
Büyük Yürüyüşler Okumakla Başlar!
Necla Arpa GÜLAÇAR
Necla Arpa GÜLAÇAR
İnsan ve Hürriyet
Enes TARIM
Enes TARIM
Dervişlerden Kurtulma Kılavuzu
Mustafa GÜL
Mustafa GÜL
Kaşıkçı Cinayeti ya da Üç Maymunu Oynamak
Mustafa AYGÜN
Mustafa AYGÜN
Tarih Bilinci ve Müfredattaki Dozu
Ferhat Özbadem
Ferhat Özbadem
Âşık Çelebi´nin Meşâ´irü´s-Şuarâ Tezkiresi
Abdülhamit KAHRAMAN
Abdülhamit KAHRAMAN
Aileye Sahip Çık!
F. Yılmaz ALTUNÖZ
F. Yılmaz ALTUNÖZ
Kültür Emperyalizmi ve Yılbaşı
Dr. Necmettin Acar
Dr. Necmettin Acar
Suudi Rejimini Bekleyen Asıl Tehlike Taht Kavgaları
Şakir KURTULMUŞ
Şakir KURTULMUŞ
‘Babamdan Bana Hüzün Kaldı Yalnızlığı Çok Sevdim´
Esat HOCALAR
Esat HOCALAR
Manzarayı Umumiye
Muhammet YETİŞ
Muhammet YETİŞ
Gençliğin Gidişatı ve Furkan Doğan Örnekliği
Ümit AKTAŞ
Ümit AKTAŞ
“Diriliş Pastası”
Ramazan DEVECİ
Ramazan DEVECİ
Peygamberimizin Örnek Kişiliği…
Muhittin BAĞCI
Muhittin BAĞCI
Uyanış
Nuri YILMAZ
Nuri YILMAZ
Çözüme Gerçekten Hazır mıyız ?
Celal TAHİR
Celal TAHİR
Ehliyet, Liyakat ve Sadakat
Mustafa Sefa ÇAKIR
Mustafa Sefa ÇAKIR
Ey Aziz Öğretmen!
Cüneyt TORAMAN
Cüneyt TORAMAN
Türkiye´nin Gündemi ‘Sağanak Yağmur´ Gibi: Brunson, Af Teklifi, Kaşıkçı ve Andımız
Hasan POSTACI
Hasan POSTACI
Kültürel İslam´dan İslami Varoluşçuluğa
Mehmet AKTAŞ
Mehmet AKTAŞ
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk!..
Yakup GÜLER
Yakup GÜLER
Darbelerle Gelişen Türkiye!
Nusret AYDEMİR
Nusret AYDEMİR
EĞİTİM SERENCAMIMIZ!
Serdar ÇALIŞ
Serdar ÇALIŞ
ZAM.....
Zeynep HAŞEMİ
Zeynep HAŞEMİ
İyilik Meşalesi
Mesut AYDIN
Mesut AYDIN
Bir Eğitim Ayı Ramazan (HUTBE)
Nezir ERGENÇ
Nezir ERGENÇ
İnsan Hayvanla mı Yoksa Tanrıyla mı Kıyaslanmalı?
Mehmet DEVECİ
Mehmet DEVECİ
Umre Ziyaretimizden Notlar/3
Nusret AYDEMİR
Nusret AYDEMİR
Yürüyüş (İstikamet)
Mehmet M. GÜLAÇAR
Mehmet M. GÜLAÇAR
BAŞIMIZDA KULAK İSTİYORUZ
Hacı TÜRKAN
Hacı TÜRKAN
Erdoğan Semboldür
Fedakar KIZMAZ
Fedakar KIZMAZ
Raşel, Sen İnsanı Dinden İmandan Edersin!..
Fehmi DEMİRBAĞ
Fehmi DEMİRBAĞ
Ayla Seni Seviyorum
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
İslam Dünyasında Şiddet ve Mikro Nüfuz Alanları
Mehmet ŞEREFOĞLU
Mehmet ŞEREFOĞLU
Bir Taşeronun Rüyası Olan Kadro
Esan GÜL
Esan GÜL
Çocuklarımız ve Adalet
İbrahim GEZER
İbrahim GEZER
Vicdanımız Kanıyor!
Aslan DEĞİRMENCİ
Aslan DEĞİRMENCİ
Selahaddin Eyyubi´siz Ortadoğu Arayışı
Nejdet DEMİREL
Nejdet DEMİREL
Said Alioğlu
Said Alioğlu
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
İstanbul için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:34 08:20 13:17 15:37 17:55 19:29
Sabır, kurtuluşun anahtarıdır.

Mevlana
DOLAR
5.3429
EURO
6.0908
Yılbaşı Kutlamak Da Ne Ola Ki…
Yılbaşı birçok insan tarafından kutlanmaktaydı. Buna rağmen İslam, İslamlaşma, arınma ve temel ilkeler çerçevesinde kendi hayatımızda devam etmektedir; ifsada, şirke, sola, sağa meyletmeden…
Tarih: 24.12.2018 02:06:16
Sait ALİOĞLU

“Dünyada mekân, İstanbul´da Fatih…”

Seksenli yılların son çeyreğinde, bir grup arkadaşımla kendi kıt imkânlarımızla çıkardığımız bir derginin tanıtımını yapmak istiyorduk. Bu vesileyle bulunduğumuz şehirden, batıya yolculuk yapmaya karar vermiştik. Bu iş için arkadaşlarım beni görevlendirmişlerdi.

İşte, tanıtım yolculuğuna çıkabilmem için, bir iki hazırlık yapmam gerekirdi, en başta ‘rahmetli´ anamın onayını almak, hayır duasına nail olmak gerekirdi. Zira hem uzun bir yolculuğa çıkacağım ve hem de karakış kapıdaydı. Gidip te gelmemek, gelememek vardı.

Birde, ‘yel üfürdü, sel götürdü´ kabilinden, çocukluk döneminden başlamak üzere, migren, astım, şeker vb. hastalıklarla ile uğraşan anamın, adeta eli ayağı idim. Gerçi her ne kadar, kısa süreli (bir-iki gün, ya da çok çok bir hafta) yaşadığım ile dışına çıkmalarımı saymazsam, hemen hemen her gün anamın yanında idim. Zaten, eşi olan kişi, yani babamda dört-beş yıl önce vefat etmiş olmasından dolayı anamın eli, ayağı, gözü, kulağı idim.

Anamı, her hastalandığında bulabildiğim her hangi bir vasıta ile şehre götürüp, doktor doktor, hastane, hastane dolaştığımı, acil servislere gidip gelmemiz neticesinde, doktorundan, hasta bakıcısına kadar personelle dost olduğumuz, yerine göre de kavga ettiğimiz oluyordu. Az kalsın, ‘görevli´ ama vicdansızlığı görev aşkına galebe çalan, rüşvet alacak olsa tavrı birden değişenlerin yanlışlığı sonucu çaresizlikten camı çerçeveyi indirmeme ramak kaldığını hatırlamaz mıyım? Hem de, Özal´ın, sözde bürokrasiyi, yani kırtasiyeyi azalttığı söylendiği dönemlerdeydik. Ama ‘en´ eski Türkiye´nin kalıntıları henüz uçup girmemişti. Ki birde başımızda netekim paşa vardı henüz…

İşte o dönemde anamın yanında kalan tek çocuğu bendim. Benden küçük iki erkek kardeşimim yaşça en büyüğü –ki benden iki üç yaş küçüktü- gurbette, lokanta ortamında işçi olarak çalışıyor, eve yılda bir iki kez uğruyordu.

Diğeri ise, -o da ondan iki üç yaş küçüktü- metropol bir şehirde üniversite dershanesine gidiyordu. Ablalarım vardı, ama onların da kendi aileleri, çocukları, işleri, güçleri vardı.

Bir ben vardım, anamım yanında kalan. Ki ondan dolayı, ümmi olmasına rağmen, gelenekten beslendiği için, ‘eski´ ve ‘eskimeyen´ kültürden damıtarak anlattığı bilgiler, bana kitaplarda bulamayacağım bir imkân sunuyordu. Birde anamın hastalığı nedir olmasaydı!

Yani, ya suyundan, ya huyundan…

“An gelir anam gider, ellerim boşta kalır

An gelir, ağlarım, gözlerim yaşarır.”

***

Neyse, bir iki hazırlıktan sonra, onu, yani anamı razı ederek ‘ver elini terminal´ demiştim! Kafamdaki ilk, belki de tek durağım, ineceğim yer Konya idi. Bu şehre karşı tarihsel bir ilgim vardı, ama orada öğrenci olan, ya da çalışan bir iki tanıdığım dışında hiç kimseyi tanımıyordum. Son anda, oraya gitmekten vazgeçmiştim. Daha, yıllar sonra karlı bir kış günü gitmek nasip olmuştu.

Bulduğum ilk otobüsle rotamı Bursa´ya doğru çevirmiştim. O dönemin şartlarında yaklaşık yirmi saatlik bir yolculuktan sonra Bursa´ya vasıl olmuştum. Yol üzerinde sanırım Afyon, Eskişehir, Bilecek vb. şehirlerden de teğet geçmiştim! O yılın son gününün akşamı Bursa´da idim. Hedefim, o dönem Uludağ İktisat´ta okuyan bir arkadaşıma misafir olmaktı. Verdiği adresi zar zor bulup kapısına dayandım. Ama evde kimsecikler yoktu. “Sonra gelir/ler belki!” diye düşündüm bir ara. Daha sonra, komşuları olan yaşlı bir teyze, çocukların Görükle´de ki kampüse yerleştiklerini söyledi. Akşamın dar vaktinde, otogarından başka bir yerini bilmediğim Bursa´da yalnız kaldığım zehabına kapılıp alternatifler aramaya koyuldum. “Ne yapsam, ne etsem?” diye…

Hemen bir iki saat mesafede bulunan şehr-i azim İstanbul´a doğru yola revan olmaya karar verdim. O vakit geçici mekânım olarak vasıflandırdığım Bursa otogarında, aldığım bir biletle İstanbul´a gitmeye niyetlendim. Ne de olsa İstanbul her derde deva idi! Lakin o güne kadar Anadoluluk düşüncesiyle İstanbul beni pek cezp etmemişti kendisine, ama bu kez rotam orasıydı! Ne de olsa geçmişin payitahtıydı, her açıdan…

Yolculuk ve kaçırılmaya gelmez yılbaşı kutlamaları!

Üç dört saatlik bir yolculuktan sonra İstanbul´a ulaşmıştım! Yolculuk esnasında Bursa´dan İstanbul´a, evlerine, ailelerinin yanına yılbaşı tatili için dönen kızlı-erkekli çocuklar, yolcuların büyük bölümünü oluşturuyorlardı. Hepsi genç, hareketli, yavaştan eğlenceye sarmışlardı. Bir kısmı da kendi aralarında sağ-sol muhabbeti yapıyorlardı. Anlaşılan, yoz kültüre daha yakalanmışlardı. Onlardan birisiyle sol, İslam, İslamcılık –şimdiki kadarıyla yoğunluklu olmasa bile- tartışmamız da olmuştu!

O sürekli, solu alabildiğine savunuyor, muhalifine kendince bindirmeye çalışıyordu. Benim de ondan geride kalır bir yanım yoktu, zira ben de ayıptır söylemesi, ama yetmişli yılların ortalarından, seksenlerin ortalarına kadar sol düşünce içerisinde bulunmuş, sol literatüre sahip olmuş, 12 Eylül´ün hemen öncesinde, yaklaşık on kişilik çoğu orta ve lise öğrencisi olan gençlere sol, sosyalizm dersi vermiş, teorik olarak olsa bile, şehir ve kır gerillalığı farkını anlatmış, onlara o dönem meşhur bir kitap olan “İşçiler Neden ve Nasıl Sömürülür”(Faruk Pekin) ve Lenin´in kaleminden çıkan kitapçıkları hem okumuş, hem onlara talim ettirmiş, yani okutmuştum!

En azından zahiren dahi olsa, o gecenin cazibesine kapılmadan fikirlerimizi anlatmaya çalışmıştık. Yolcuların büyük kısmı –öğrencilerdi demiştik- İstanbul´a varmadan hafiften de olsa vur patlasın havasına girmişlerdi. Bereket ki, bazıları, bize saygıdan olsa gerek, en alt perdeden eğlenmeyi tercih etmişlerdi. Bende, onlara hidayet diledim. Başka ne yapabilirdim ki?

Topkapı´ya avdet…

Derken, yolculuğumuz Topkapı otogarında tamamlanmıştı. Herkes bir yerlere dağıldı, evli evine, köylü köyüne misali. İstanbul´a da yabancıydım. Gidebileceğim bir akrabam dahi yoktu, bu memlekette! Gurbette olanlar, İstanbul´dan ziyade, sonradan onlara arız olan kendi laik ve Kemalist sol kimliklerinden dolayı Ankara, Eskişehir ve kısmen de İzmir gibi kentlerde idiler. Burada olanlar ise, sırf ekmek kavgası içinde olanlardı! Onları da, ben ne yazık ki, tanımıyordum! Lakin onlarda bize bir hayli uzaktılar, aile ortamında dinlediklerime göre; Kemalist, solcu, ulusalcı değildiler, ama pek İslami bir tarafları da yoktu sanırım…

Öteden beri yaşıtım olan, İslamlaşma sürecinde tanıştığım bazı öğrenci arkadaşlarımın, ya Cevizlibağ Öğrenci Yurdu´nda, ya da fatih´te evde –bazıları cemaat evi- kaldıklarını biliyordum. İnanınız ki, İstanbul haritası konusunda varit olan cehaletimden ötürü, Fatih´in Topkapı´ya bir burun mesafesinde konuşlandığını bile bilmiyordum, ne garip değil mi? Halbuki koca Sultan Fatih İstanbul´u Topkapı surlarını aşıp fethederken Suriçi´ne avdet etmemiş miydi! Cehalete bak sen!

Hangarda…

Gecenin saat on´unda hangar gibi, külüstür ve baraka bir yapısı olan açık bir sabahçı kahvesine girip, bir küçük tabure bulup oturmaya başlamıştım. Zaman ilerleyince, hangar gibi yerin hınca hınç dolduğunu, sigara dumanının tavan yaptığını ve neredeyse, on, on beş dakikada bir, adeta sarı su hükmünde bulunan çaylar, siz istemeseniz de masanıza servis ediliyordu! Demek ki, burada işler böyle idi! Hem o akşam yılbaşı gecesiydi. Belki de, otele, motele, Taksim´e, Maksim´e gidemeyecek olan, sarhoşların, cıbıldakların takılıp eğlenecekleri, dertlenecekleri, belki de ‘bazı´ garibanın zoraki olarak sabahlayacakları mekânlardı, oralar. Günahlarını almış olmayayım…

Birde yanımda oğlu İstanbul´un merkeze bir hayli uzak bir semtinde çalışan, kendisi Anadolu´dan kalkıp benim gibi İstanbul´a gelmiş bulunan Alevi bir amcada vardı! O da garibanlar sınıfından olarak, bu hangar gibi yerde, sarı su içecek ve sabahın olmasını, şafağın sökmesini, güneşin açmasını mecburen bekleyecekti! Mevsim kıştı, ama güneş çıplak gözle görülemese dahi, sabah bir umuttu onun için, bizim içim ve hemen herkes için, her zaman olduğu gibi…

Vakit geçmek bilmiyordu. Bir ara, dışarı çıkıp kendimi sarı sudan ve sigara dumanından azade kılmak için. Çıktım, birazcık düşündüm, çevreme göz atarken, bir yerlerden tanıdık bir tabela ilişti. “İşte!” dedim “gidip izin alsam, orada kalabilirim” Ya Alevi amca, görüntü itibarıyla gariban ve yoksul Anadolu köylüsü, kasabalısı duruşuyla. Acıdım, gidip ona kalabilecek bir yer bulduğumu, gidip kalmak için izin almaya çalışacağımı söyledim. Sevindi, ama “ya ben?” “Ben nereye gidebilirim, bu sıkıntı yerden?” dedi gayet haklı ve çaresiz bir edayla…

Biz adamı yolda mı bırakırdık, hem de bu soğuk gecede ve dumanlı ortamda! Eğer oradan kalmak izin alabilirsem, kendisine de izin alabileceğimi söyledim. Sevindi garibim!

Ama tek bir şartım vardı, amcadan. Alevi olduğunu izhar etmeyecekti! Etse idi, ikimizde sıkıntı yaşardık. Ben kendime orada en azından oturacak, sabaha kadar kalacak bir oda, yatak vs. bulabilirdim. Zira o yerde çalışan bir iki arkadaşlarım vardı! Bir yolunu bulurduk evvel Allah! Ama amcaya yazık olurdu. Ki, ona gece boyu anlatmaya çalıştığım İslam´la ilgili sözlerin bir anlamı kalmaz idi! Ben onu Alevilikten koparmayı düşünmüyor, sadece Kur´an´dan yola çıkarak ona İslam´ın çıplak hakikatinden bahsetmeye çalışıyordum, o kadar!

Neyse, gidip izin aldık yetkililerden, o gece o iş yerinde nöbete kalan arkadaşlarımı da gördüm bu vesileyle, sarmaş dolaş, oturup sohbet ettik, havadan sudan dem vurduk, İslam´dan, İslami hareketten, mücadeleden. Amca ise kendisine tahsis edilen, birbirine iç içe bitişik duran koltuğu yatak yapıp uymuştu bile…

Bir ara ben de uyuyakalmışım. Saba namazı vakti uyandırdı biz arkadaşlar. Fırından yeni çıkmış somun ekmek ve bir bardak sıcak süt ikram ettiler. İçimizi ısıtmıştı hakikaten! Afiyetle yedik! Kalkıp namaz kıldık. Daha sonra ise, gün açılınca arkadaşlardan izin alıp yola revan olduk. Ben bir burun mesafedeki Fatih´e, amcada boğaz´ın Rumeli kıyısında bulunan semte, oğlunun yanına…

 

Dünyada mekân, ama Fatih istisna…

Fatih´e vardım. O gün sanırım Cuma günü idi. Dükkânların çoğu kapalı idi. Bir ara dehşete kapıldım, “Fatih´i kaptırdık mı?” diye. Zira ben çocukken, İstanbul´a yolu düşen babamın arkadaşlarının anlattığı Fatih, burnunun dâhi göstermekten sakınan çarşaflı kadınların, sakallı, namazlı, niyazlı amcaların ‘kutsal´ mekânı idi, de sonra ne oldu acaba? Yılbaşı kutlamaları burada da mı etkili olmuştu da, insanlar akşamdan sızıp kalmışlar mıydı yoksa?

Şükür ki, öğlene doğru Fatih canlanmıştı. Her yer, çarşılar, hanlar, dükkânlar ve özellikle de camiler, mescitler.  Cuma namazı sonrası, bir dergi bürosunda çalışan bir arkadaşıma ulaştım, onun misafiriydim artık! Akşama kadar dergi bürosunda zaman geçirdim. Şimdiki gibi internet falan yoktu! Cilt cilt dergiler, ansiklopediler, gazeteler vardı.  Bir kısmını okumaya çalıştım. Akşam olunca arkadaşın kaldığı öğrenci evinin yolunu tuttuk.

Evde başka arkadaşlarda vardı, İslami düşüncenin her çeşidinde duran öğrenciler, radikal, tasavvufçu, irfancı(Yani Şii olmuş). Bazıları beni arkadaşım vasıtasıyla gıyaben tanıyorlarmış! Derken, sabaha dek süren bir tartışma ortamı oluşmuştu. Burada, fikirler havada uçuşuyordu…

Bazısıyla anlaştık, bazısıyla da anlaşamamıştık haliyle! Zira çoğuyla usulümüz farklıydı, sözde kaynağımız aynı olsa da!  Yeri geldi Alevi amcayı ikna etmek bana daha kolay geldi. Neyse, buraya geliş gayem olan çıkardığımız derginin tanıtımı idi ve daha sahaya inmeden, her arkadaşa birer tane dergi satmıştım! Geldiğimin ikinci, üçüncü, dördüncü günü ağırlığımı dergi tanıtımına ayırdım, işim gereği. Bazı yerlere beşer, onar bıraktım, bazı yerlere birer adet protokol olarak. Çoğunun ise parası gelmedi.

İşte, hâlâ o günden önce ve sonrasında da yılbaşı birçok insan tarafından kutlanmaktaydı. Buna rağmen İslam, İslamlaşma, arınma ve temel ilkeler çerçevesinde kendi hayatımızda devam etmektedir; ifsada, şirke, sola, sağa meyletmeden…

Kısacası, ne yılbaşı kutluyoruz, ne noel, ne de noel baba diye bir tağuta ihtiyacımız vardı evvel Allah!

Anahtar Kelimeler: Yılbaşı, kutlamak
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
İslamcılık Nedir? (21 Ocak 2019 - Pazartesi)
Deizme Dair Bir Derkenar (17 Kasım 2018 - Cumartesi)
Andımız; Yanlışlar ve Çözüm... (24 Ekim 2018 - Çarşamba)
Felsefe ve eğitim felsefesi olmadan… (30 Ağustos 2018 - Perşembe)
Amerika ile krizlerimiz -1 (20 Ağustos 2018 - Pazartesi)
İslâmcılık ve İslâmî hareketçilik… (06 Ağustos 2018 - Pazartesi)
Yüzyılın Seçimi Mi? (25 Haziran 2018 - Pazartesi)
Hangi Siyaset? (11 Haziran 2018 - Pazartesi)
Kutlama Kültürü Ve 1 Mayıs (11 Mayıs 2018 - Cuma)
İdeoloji ve Hayatta Yeşil Tercih (24 Nisan 2018 - Salı)
31 Mart Vakası (16 Nisan 2018 - Pazartesi)
Tatil Neyi Tatil Ederdi? (09 Mart 2018 - Cuma)
İslâmcılıktan Ricat(*) Belirtileri (26 Şubat 2018 - Pazartesi)
Evlilik, Çocuklar, Maddiyat ve Toplum (21 Şubat 2018 - Çarşamba)
Kürt Sorunu Ve Çözümü (15 Aralık 2017 - Cuma)
Kitaptan Kaçış... (22 Kasım 2017 - Çarşamba)
Halifenin Düşüşü - Sinema Yazısı (1) (08 Kasım 2017 - Çarşamba)
Referandum (28 Ekim 2017 - Cumartesi)
Sayfa: