Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Sait ALİOĞLU
Sait ALİOĞLU
Deizme Dair Bir Derkenar
Mehmet BEYHAN
Mehmet BEYHAN
Neden Cemal Kaşıkçı?
Mustafa DOĞU
Mustafa DOĞU
Yeniden İman Etmek!
Hasan POSTACI
Hasan POSTACI
Kültürel İslam´dan İslami Varoluşçuluğa
Ümit AKTAŞ
Ümit AKTAŞ
Siyaset ve İman İlişkisi
Selvigül ŞAHİN
Selvigül ŞAHİN
Masamdaki Kitaplar
Aziz DARICI
Aziz DARICI
Müslümanların Kaderi İman ve Mücadeledir
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
Kaşıkçı Travması ve Yeni Ortadoğu Düzeni
Ramazan KAYAN
Ramazan KAYAN
Ademce Bir Duruş Sergilemek
Ali BULAÇ
Ali BULAÇ
Tebliğ: Örf, Adet ve Gelenek
Nejdet DEMİREL
Nejdet DEMİREL
ABD´nin Ekonomik Yaptırımlarının İran´a Yansıması
Bülent ACUN
Bülent ACUN
Taksici Gözüyle İstanbul
F. Yılmaz ALTUNÖZ
F. Yılmaz ALTUNÖZ
Sapkınlık Aracı Olarak Mal
Mehmet AKTAŞ
Mehmet AKTAŞ
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk!..
Mustafa GÜL
Mustafa GÜL
Çağrılar Neden Karşılık Bulmaz?
Necip CENGİL
Necip CENGİL
Önceliklerimiz
Yusuf YAVUZYILMAZ
Yusuf YAVUZYILMAZ
İslamcılık Öldü Mü?
Ömer Naci YILMAZ
Ömer Naci YILMAZ
Mine´nin Kırıkkanatları
Seyit Ahmet UZUN
Seyit Ahmet UZUN
Ruhu Çamurlaşmış İnsanlar
 Dr. Ali YALÇIN
Dr. Ali YALÇIN
İslami Hareketlerde "Minnet" Sorunu
Yakup GÜLER
Yakup GÜLER
Darbelerle Gelişen Türkiye!
Abdülhamit KAHRAMAN
Abdülhamit KAHRAMAN
Duaya Davet!
Nevzat KAYA
Nevzat KAYA
Kaşıkçı Olayı Suudilerin Sonu Olacak!
Cafer AKDENİZ
Cafer AKDENİZ
Savaş mı Cinayet mi?
Ramazan DEVECİ
Ramazan DEVECİ
Günümüzün Kerbela´sı Yemen´in Serencamı ve Ümmetin Duyarsızlığı…
Davut GÜLER
Davut GÜLER
Adalet, Mizan ve Kitap Dengesi
Şakir KURTULMUŞ
Şakir KURTULMUŞ
Düş ve Bayram
Ziya GÜNDÜZ
Ziya GÜNDÜZ
Dr. Ayhan Vergili: Hilmi Ziya Ülken Önemli Bir Sosyolog, Felsefeci ve Fikir Adamıdır!
Mustafa AYGÜN
Mustafa AYGÜN
Eğitimden Tasarruf olur Mu?
Nusret AYDEMİR
Nusret AYDEMİR
EĞİTİM SERENCAMIMIZ!
Serdar ÇALIŞ
Serdar ÇALIŞ
ZAM.....
Ferhat Özbadem
Ferhat Özbadem
Allah´ım Beni İmandan Kur´an´dan ve Romandan Mahrum Eyleme (2)
Zeynep HAŞEMİ
Zeynep HAŞEMİ
İyilik Meşalesi
Enes TARIM
Enes TARIM
Yezid´den Bugüne Ortodoks İslam
Mesut AYDIN
Mesut AYDIN
Bir Eğitim Ayı Ramazan (HUTBE)
Necla Arpa GÜLAÇAR
Necla Arpa GÜLAÇAR
Yola Çıkan Gençlere Yol Verin (Bir gencin hikayesi)
Nezir ERGENÇ
Nezir ERGENÇ
İnsan Hayvanla mı Yoksa Tanrıyla mı Kıyaslanmalı?
Abdulbaki ÇAĞATAY
Abdulbaki ÇAĞATAY
Son Zamanlarda İslami Camialara Yapılan Saldırıların Arka Planı
Mehmet DEVECİ
Mehmet DEVECİ
Umre Ziyaretimizden Notlar/3
Mehmet M. GÜLAÇAR
Mehmet M. GÜLAÇAR
BAŞIMIZDA KULAK İSTİYORUZ
Hacı TÜRKAN
Hacı TÜRKAN
Erdoğan Semboldür
Fedakar KIZMAZ
Fedakar KIZMAZ
Raşel, Sen İnsanı Dinden İmandan Edersin!..
Fehmi DEMİRBAĞ
Fehmi DEMİRBAĞ
Ayla Seni Seviyorum
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
İslam Dünyasında Şiddet ve Mikro Nüfuz Alanları
Mehmet ŞEREFOĞLU
Mehmet ŞEREFOĞLU
Bir Taşeronun Rüyası Olan Kadro
Esan GÜL
Esan GÜL
Çocuklarımız ve Adalet
İbrahim GEZER
İbrahim GEZER
Vicdanımız Kanıyor!
Aslan DEĞİRMENCİ
Aslan DEĞİRMENCİ
Selahaddin Eyyubi´siz Ortadoğu Arayışı
Cüneyt TORAMAN
Cüneyt TORAMAN
Celal TAHİR
Celal TAHİR
Nuri YILMAZ
Nuri YILMAZ
Mustafa Sefa ÇAKIR
Mustafa Sefa ÇAKIR
İstanbul Hava Durumu
Bugün
Sağanak
16°
11°
Pazartesi
Bulutlu
15°
10°
Salı
Sağanak
17°
13°
Çarşamba
Sağanak
14°
11°
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
İstanbul için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:34 08:20 13:17 15:37 17:55 19:29
"Dünyada dört nimet vardır, bunlar kendisine verilen kişi dünya ve ahiretin hayrını görmüştür.Bunlar; Zikreden dil, Şükreden kalp, Sıkıntılara katlanan beden ve saliha kadın.."

DOLAR
5.3412
EURO
6.0565
Vazgeçilmezlik-Alternatifsizlik Paranoyası
Yönetenlerin kalitesini yönetilenler tayin eder.Yönetilenlerin niteliğini de yönetenler artırır veya eksiltir ortaya koyacağı politikalarla. Kaliteli lider, kaliteli-nitelikli arkasında bir toplum bırakıp kaygısını-endişesini yok edendir.
Tarih: 22.6.2018 17:15:44
Mustafa DOĞU

“Ey insanlar! Eğer vazifemi hakkıyla yerine getirirsem bana uyun ve bana yardım edin. Eğer kötülüğe saparsam beni doğru yola getirin! Doğruluk emanettir, yalancılık da hıyanettir. İnşallah içinizde en zayıfınız, kendisinin hakkını alıncaya kadar yanımda en güçlünüz olacaktır. İçinizdeki en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hak kendisinden alınıncaya kadar benim yanımda en zayıfı­nız olacaktır. Ben Allah´a ve Resûl´üne itaat ettikçe siz de bana itaat edin. Allah ve Resûl´üne isyan ettiğimde bana itaat etmeniz gerekmez. Kendim ve sizin için Allah´tan af ve bağışlanma diliyorum.” Hz. Ebu Bekir

Allah Resulü tüm beşerler gibi kendisi için tayin edilen ömrü tamamlamış, tayin edilen vakit-saat gelmiş ve neticede son nefeslerini alıp-verdikten sonra, görev ve sorumluluklarını başarıyla yerine getirmiş bir kişinin gönül huzuruyla ruhunu Allah´a teslim etmiştir. Ashap ve Medine şokta, kabullenilmesi imkânsız ve çok zor görünen bir gerçekle karşı karşıya kalmışlığın bütün şaşkınlıklarını üzerlerinde taşıdıkları bir halde ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını, O´nsuz nasıl yaşayacaklarını düşünmekte, kendilerinden geçercesine gözyaşlarına boğulmakta idiler. Bu hengâmede münafıklar, ellerine önemli bir fırsatın geçmiş olduğu düşüncesi ile mal bulmuş mağribi gibi bu habere sarılarak ümmet arasında büyük bir fitneyi ağızdan ağıza dolaştırmaktaydılar; “Muhammed, Peygamber olsaydı ölmezdi!”

Hz. Ömer belki bu fitnenin önüne geçmek öngörüsünün bir tezahürü olarak, belki de gerçekten haberin şaşkınlığını üzerinden atamamış olmanın verdiği hiddetle; “Resûlullah vefat etmemiştir. Kim böyle bir şey söylerse, şu kılıcımla boynunu vururum!” haykırışlarıyla Medine´yi inletmekte idi. İşte tam o sırada Hz. Ebu Bekir -neden halifeliği o anda en çok hak edenin kendisi olduğunun belki de çok küçük, ama çok önemli bir göstergesini oluşturacak duruşu sergileyerek- bütün sükûneti-vakarı ile acısını içine gömmüş, gözyaşlarını ciğerlerine-yüreğine akıtarak şu bilinen hakikati yüksek sesle dillendiriyordu; “Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de, elçiler gelip geçmiştir. Öyleyse şimdi, O, ölür veya öldürülürse topuklarınızın üstünde geri mi döneceksiniz? Kim topukları üzerinde geri dönerse, Allah´a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” Ali İmran suresinin 144. ayetini okuyarak bunun çok önceden Allah tarafından zaten bildirildiği gerçeğini dillendiriyor ve devamla “Allah´ın dini yaşayacaktır. Allah´ın davası tamamlanmıştır. Allah, dinine sarılıp onu yüceltmek için çalışanların yardımcısıdır. Elimizde Allah´ın kitabı vardır. O, bir nur ve şifadır. Allah, Resulünü doğru yola onunla iletmiştir. Allah´ın helal ve haram kıldığı şeyler onun içindedir” diyerek büyük bir sükûnetin oluşmasını sağlamıştır.

İşte bu Ebu Bekir ki, ilk paragraftaki veciz sözleriyle kendisinden sonra gelecek tüm liderlere ve halklara bir yol gösteriyor, bir ışık saçıyor, nasıl bir sorumluluğun omuzlarına yüklenen ağır bir yük olduğunun bilincini tüm benlikleriyle kuşanmaları gerektiğini bildiriyordu, anlayana-anlamak isteyene. Ondan sonra gelecek ve bilinen tarihin adalet sembolü haline gelecek Hz. Ömer ise selefini aratmayacak bir duruş ile devletini yönetecek, fetihler yapacak, hazineler dolacak, ama o vakar ve tevazuyu asla yitirmeksizin kibrinin-gururunun esiri kılmaya çalışacak nefis ve şeytanı sevindirmeyecektir. O da şu veciz sözleriyle tıpkı selefi gibi -iradesini birilerine ipotek etmemiş, havaleci mantığın kendilerinde hâkim kılınamadığı, sevginin ve nefretin kendilerini asla adaletsizliğe sevk etmesine izin vermeyecek hakkın-adaletin-hukukun-erdemin-faziletin-ahlakın savunucularına- kendisinden sonra gelecek duyarlılık sahibi lider ve halklara şöyle seslenecektir; “İçinizden en hayırlınız olmadığım halde, bu ağır yük-sorumluluk omuzlarıma yüklendi. Eğer ben yanlış yapar, Allah´ın kitabından ve Resulünün sünnetinden yüz çevirirsem bana ne yaparsınız?” Cemaatten biri ayağa kalkarak; “Ey Ömer! Sen yanılır, Allah´ın kitabından ve Resulünün sünnetinden yüz çevirirsen bilmiş ol ki seni kılıcımızla doğrulturuz.” Sözü yüzüne haykırıldığında, “Yâ Rabbi! Beni ikaz edecek bir ümmet verdiğin için Sana sonsuz şükürler olsun” diyerek ellerini semaya kaldırıp Rabbine dua eyleyecekti adaletin sembolü güzel insan.

Allah resulünün ahirete irtihali ile oluşan kaos ortamı, Hz. Ömer´in engin öngörüsü ve siyasi dehası neticesinde Hz. Ebu Bekir´e biat etmiş ve ümmetinde bunu yapmasını teşvik ederek başarılı bir şekilde atlatılması sağlanmıştır. Adeta ateşten gömlek olarak nitelenebilecek iktidar hırkası-kaftanı Hz. Ebu Bekir´e giydirilmiş, bu güzel insanda bu hırka takva elbisesine dönüşerek adalet olarak, erdem olarak, fazilet olarak, ahlak olarak yansımıştır tüm halka. Allah resulü sağlığında kimseyi halife tayin etmemiş, en genel anlamıyla tanımı yapılan nitelemelerle halkların kimler tarafından nasıl yönetilmesi gerekliliği bildirilmiş ve bunu en canlı-müşahhas örnekliği ile bu kutlu elçi kendi hayatında-yaşamında göstermiştir.

Yirmi üç yıllık risalet döneminde, kendisi bizzat başında çıktığı gazvelerden ve başında bulunmadığı seriyyelere tayin ettiği komutanlardan Medine´de bıraktığı imamlara-vekillere varana kadar ümmete kendisinden sonra nasıl davranmaları gerektiğinin tüm yol levhalarını, işaretlerini -anlamak isteyenler için- tüm ayrıntıları ile sunmuştur. Yeri gelmiş başı siyahi bir köleyi, yeri gelmiş azatlı kölesinin oğlunu, yeri gelmiş varlıklı tüccarı, yeri gelmiş başarıları-zaferleri ile nam salmış bir komutanı ordularının başına lider-komutan tayin etmiştir. Geride kalanlara imamlık yapması ve yönetmesi için de benzer bir tavır sergileyerek âmâsından genç dinamik bir delikanlıya, en yakın dostlarından veya belirgin bir şekilde ön plana çıkmamış sıradan bir sahabesine varıncaya kadar değişik mizaç ve karaktere sahip arkadaşlarından vekil bırakmıştır. Her bir tayin-görevlendirilme-vekil bırakma geleceğin cemaat-devlet yönetiminin niteliğine müthiş bir projektör tutuyor, kimsenin vazgeçilmez-alternatifsiz olmadığının en güzel somut örnekliklerini sunuyordu.

Allah resulü bu uygulamaları ile sınıfsal oluşumlara, kendinden menkul keramet arayışlarına, yandaş olmanın verdiği kazanımlara, vazgeçilmez-alternatifsiz kılınmışlık duygularına, gurura, kibre alan açmıyor, önemli olanın liyakat-tevazu-vakar olduğunu vurguluyordu. Diğer önemli bir nokta ise, asıl olanın ümmetin iradesine ipotek koyarak ceberut-baskıcı-dayatmacı bir yöntemin değil, tam tersi, doğru-düzgün-araştırıcı-sorgulayıcı-ikna edici bir tarzın gerçekleşmesini sağlamak olduğunu vurguluyor olmasıydı. Yöneten kadar, yönetilenlerin de etkin-yetkin olması gerekliliği, yeryüzünde özlenen adaletin-refahın-erdemin hayat bulmasını sağlayacak yegâne unsur olduğu hakikatinin göz ardı edilmemesinin ehemmiyeti vurgulanıyordu.

Hayatında hiç terk etmediği en önemli hasletlerinden biri idi meşverette bulunmak-liyakat sahibi dostları ile istişare edip görüş alış-verişinde bulunmak. Vahyin gelmediği-belirleyici olmadığı her durumda dostlarına müracaat eder, onların görüşlerini alır, ortak aklın kararını kararı kılar, bunu uygulardı. Dostları sorardı, bu senden mi? Rabbimizden mi? diye. Rab´den ise koşulsuz teslimiyet, kendisinden ise sorgulayıcı nezaket. Tartışırlar-konuşurlar-enine boyuna değerlendirmeler yapılır ve sonuçta bir karar alınır doğruya en yakın olduğuna inanılarak-ümit edilerek. Ne O kutlu elçi ne her şeyi ben bilirim havasındadır, ne de o güzel dostları, arkadaşları konuyla ilgili ortaya koydukları görüşleri, eleştirileri, tavsiyeleri ile hadsizlik etmekte, birilerinin adamı olmak gibi basit-ucuz bir ithamın muhatabı kılınmakta idiler. Burada belki dikkate değer en önemli nokta; Allah resulünün dostlarına bu özgüveni verebilmiş olmasıdır.

İşte tüm bu öğretiler yaşam buluyor ümmetin ilk dört halifesinde. Ete-kemiğe bürünüyor, can oluyor, canan oluyor tüm inanmışların kalbinde-yüreğinde, adalet oluyor, fazilet oluyor, ahlak oluyor, hak-hukuk oluyor, kardeşlik oluyor toplumun tüm katmanlarında, kamunun tüm unsurlarında. Adanmış ama aldatılmamış bir ümmet doğuyor kendilerini yöneten erki sigaya çekecek-hesap soracak edebinden-ahlakından-erdeminden ödün vermeksizin, hiçbir kınayıcının kınamasına, hiçbir tehditkârın tehdidine boyun eğmeksizin, hiçbir yalakanın-yandaşın saldırılarına aldırış etmeksizin İlahi emrin tecellisini yerine getirmek arzusuyla. Neydi o İlahi emir;  “Sizden hayra davet eden, iyiliği emredip, kötülükten uzaklaştıran bir ümmet oluşsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Ali İmran, 104)

Her dört halifenin iktidara geliş şekilleri de farklı usuller ile olmuş ve bu tercihler ümmet tarafından kabul görmüştür. Raşit halifeler “halîfetü resûlillâh (Allah resulünün halifesi) veya “emîrü´l-mü´minîn” unvanını kullanmışken, iktidarı saltanata-güce dönüştüren Muaviye ve kendisinden sonra gelecek Emevi-Abbasi ve diğer yöneticiler “halîfetullah” (Allah´ın halifesi) unvanını kullanarak ümmete adeta onların bir kaderleriymiş ve tayinlerindeki iradenin Allah´ın dilemesi neticesinde olduğunu vurgulamışlardır. Seçim yerini veliaht tayinine bırakmış, iktidar saltanata dönüşerek cami-mescid merkezli iki dünyalı yönetim merkezi tek dünyalı güç-gösteriş merkezi saraylara dönüşmüştür. Tevazu kibre, adalet zulme, hak-hukuk had bilmezliğe, herkesin eşitliği belirli ailelerin üstünlüğüne dönüşmüş, liyakat sahiplerinin yerine yandaş, akraba, koşulsuz destek bağlılığında bulunan kifayetsiz kişilere terk edilmiştir. İmam-ı Azam ve Ehli beyt başta olmak üzere çok az miktarda ki onurlu-izzetli-erdemli müminler bu uygulamalarla mücadele-mücahede edebilmişler ve bu uğurda ödenmesi gereken her türlü bedeli de ağır bir şekilde ödemekten kaçınmamışlardır.

İnsan, iyiliğin ve kötülüğün tüm unsurlarını fıtratında mezcetmiş olarak bünyesinde taşıyan bir varlıktır. Zira mayayı-hammaddeyi oluşturan toprak ve su (balçık-çamur), tüm elementleri içerisinde taşıyan bir unsur olması hasebiyle kişide, inancı-aldığı eğitimi-yetişme tarzı-etkileşimleri neticesinde farklı tezahürlerinin yansımasını sağlamaktadır. Bundan dolayıdır ki, kişi muttaki-muvahhit-hanif bir kul olabileceği gibi, müstekbir-tuğyan eden-asi bir kul da olabilmektedir. İnsan başıboş bırakılmamış ve sorumluluklar yüklenmiş, tercihlerini kendi iradesiyle-dilemesiyle-elleriyle gerçekleştirebilen bir mahlûk olması hasebiyle de diğer canlılardan ayrıştırılmıştır. Bu özelliğinden dolayı olsa gerek ki, kâinattaki birçok canlı-cansız varlık bu “yaratılmışların en güzeli” kılınan varlığın hizmetine tahsis edilmiştir, bir ölçü-bir sınır içerisinde kalmak şartıyla. Yani kısaca had ve haddini bilmek koşuluyla. İşte bu mahlûk, ilk günahı Allah adına aldatılarak kendisi için yasaklı kılınan ağacın meyvesinden fıtratında ki kodların en tehlikelisi olan “ebedilerden olma-melekleşme” vadi ile en büyük rakibi-muarızı tarafından aldatılmıştır. Neticesi yerleştirildiği cennetten kovulmak ve ne yapacağını bilmez bir şaşkınlıkla arzda dolaşmak ve bir çıkış yolu aramak olmuştur. Aradığı bu çıkış, taşıdığı pişmanlık-utanmışlık duygusu neticesinde, Rabbinin engin merhameti ile gönderdiği ayetler ışık olmuş-nur olmuş nedamete ve affa dönüşmüştür.

Kerim kitabımız bizlere insanın tüm karakterlerini en ince ayrıntısına kadar anlatmaktadır. Müttakiliğinden muhlisliğine, muhsinliğinden şekurluğuna, akıttığı gözyaşlarından boyun eğişine-kul oluşuna, ahlakından erdemine, izzetinden şerefine-onuruna-haysiyetine kadar nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğinin tüm güzel örneklemelerini anlatmaktadır, ebedi razı kılınanlardan olunabilmesi için. İstikbarlaşmasından tuğyan edişine, isyanından kibirlenmesine, had bilmezliğinden nankörlüğüne kadar da tüm kötü hasletler anlatılır ki aşağıların aşağısı nasıl olunur da ebedi kaybedenlerden kılındığını idrak edebilmesi için.

Vazgeçilmezlik, alternatifsizlik, benden veya ondan sonrası tufan gibi yaklaşımlar müminlerin asla kabullenemeyeceği düşünce ve söylemlerdir. Zira öncelikle her mümin hangi durumda olursa olsun inana geldiği değerlerin yılmaz savunucusu, uygulayıcısı, hayat bulmasının sağlayıcısı olmak ve bunun mücadelesini vermek durumundadır. Yeis ve ümitsizlik inancında ki kalitesizliği beraberinde getirecektir ki; bu zillete-acziyete-esarete razı olmanın ayak sesleri-alametleri-işaretleridir. Müminler yeri gelecek Firavun karşısında Musa, Ebu Cehil-Ebu Leheb-Velid b. Muğire gibilerin karşısında Muhammed, İsrail oğullarının karşısında İsa olabileceği gibi, Musa´nın yanındaki Harun, Muhammed´in yanında ki Ebu Bekir-Ömer-Osman-Ali, İsa´nın yanında ki havariler olacaktır hak ve hakikatin adalete dönüşüp hayat bulması için. Yaşadıkları asrın şahidi olacaklardır hangi durumda ve ortamda olurlarsa olsun fark etmeksizin iman edenler-salih amel işleyenler-birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler olarak. Müminler izzet ve şeref sahibi kılınmış kişiler olarak hakkın-hukukun-adaletin-erdemin-faziletin-onurun-haysiyetin-ahlakın yeryüzünde hayat bulmasını sağlama gayretkeşliği içerisinde bulunan ve bunun mücadelesini veren kişilere-kurum-kuruluşlara siper olacak-kalkan olacak-nefer olacaktır. Onların yanlış yapmasına, ayağının kaymasına, bu iddialarından vazgeçmesine izin vermeyecektir iyiliği emredip-kötülüklerden sakınanlardan olarak. Beş şeyin korunmasının mücadelesini vereceklerdir yılmadan-korkmadan-usanmadan-bitip tükenmeden; akıl, nesil, mal, can ve din emniyetinin tesisi ve güvencesini sağlamak için. Her mümin etrafına bakmaksızın “ben varım” diyebilecek bir duruşu sergileyebilmelidir keyfiyetin kemiyete galebe çaldığı bir zihin yapısının egemen kılındığı bünyesiyle. Müminlerin vazgeçilmez şiarı; İsrail oğullarının Musa´ya dediği “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada beklemekteyiz” korkaklığından-garanticiliğinden ziyade, Medineli müminlerin Allah resulüne söylediği “Sen ve Rabbin gidin savaşın bizler de sizlerle birlikte savaşanlardan olacağız” cesareti-yiğitliği-riski satınalmacılığı olmalıdır.

İktidar olmak ne kadar büyük bir sorumluluk gerektiriyor ise, tebaa olmak en az iki kat daha fazla sorumluluk gerektirmektedir. Yönetenlerin kalitesini yönetilenler tayin eder. Yönetilenlerin niteliğini de yönetenler artırır veya eksiltir ortaya koyacağı politikalarla. Kaliteli lider, kaliteli-nitelikli arkasında bir toplum bırakıp kaygısını-endişesini yok edendir. İslam dünyası bugün maalesef yöneten ve yönetilenler olarak tarihinin en kötü dönemini yaşamakta, bilginin yerini hamaset, aklın yerini vesayet-vekâlet, vahyin yerini seküler-pozitivist bir mantık almış, kriterleri-kıstasları değiştirilmiş, hedefleri-hayalleri tüketilmiş veya dönüştürülmüş, dost-düşman kavramları yozlaştırılmış şaşkın-çaresiz bir görüntü sergilemektedir. Bu coğrafyada insanlar katledilmekte, topraklar işgal edilip sömürülmekte, kutsallar çiğnenmekte-aşağılanmakta iken Sünni´siyle Şia´sıyla kurtuluşu bir kurtarıcının gelişine havale etmiş, birilerinin eteğine tutunarak kurtuluşu onda yakalayacağına inanmış, vazgeçilmezlerin-alternatifsizlerin varlıklarını–mümkünse ebediliklerini- sürdürebilmesinin canhıraş gayretkeşliği içerisinde olan, etkisiz-yetkisiz koca kalabalık bir güruh olmaktan öte bir anlam taşımamaktadırlar. Bu kabullensek de kabullenmesek de gerçekten son derece acı-trajik bir tablodur. Verilecek tüm mücadele-mücahede bu ümmete makûs bir talihmiş gibi gösterilmeye-dayatılmaya çalışılan bu zilleti-acziyeti-edilgenliği bertaraf edecek say ve gayretlerdir. Şu hakikati kimse unutmamalıdır ki; kabirler-mezarlar vazgeçilmez-alternatifsiz kılınanlarla doludur vesselam.

 

Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
Yeniden İman Etmek! (17 Kasım 2018 - Cumartesi)
Hangi Kriz? (08 Ekim 2018 - Pazartesi)
Bitmeyen Sistem Arayışları… (01 Ekim 2018 - Pazartesi)
BA´DE HARABİ´L SURİYE (15 Eylül 2018 - Cumartesi)
MİLLİ MÜCADELE SAİKLERİ İLE KÖŞE DÖNMEK! (25 Ağustos 2018 - Cumartesi)
Aymazlık (23 Mayıs 2018 - Çarşamba)
Sayfa: