Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Ali BULAÇ


Cuma Saati

Ali Bulaç'ın yeni yazısı:


 

Geçen hafta Cuma hutbesinde DİB’in namaz kılan memurlar için mesai saatinin Cuma namazına göre ayarlanmasını teklif etmesi laik Kemalist, sol-sosyalist kesimlerde büyük tepkilere yol açtı. Liberallerin de bu teklifi “haddi aşma” olarak nitelendirmesi bu kesimlerin kaskatı bir laikleşmeden, dine diledikleri gibi müdahale etme emellerinden vazgeçmediklerini bir kere daha göstermiş oldu.

Polemiklere girmeden Cuma günü ve Cuma namazının mü’minler için ne anlam ifade ettiğini Kur’an ışığında anlatmakta fayda var. Konuyla ilgili Cuma (62) suresinde üç ayet vardır.

  1. Ey imân edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

Cum’a Müslümanların hayatında farz kılınan haftalık “namaz” olduğu için özel yeri olan bir gündür. Her ne kadar İslam’da tatil öngörülmemişse de, “Cuma namazı” dolayısıyla bugün Müslümanlar için “bayram” günü sayılır. (Malik, Muvatta, Taharet, 113.) Ebu Hüreyre’den gelen bir rivayete göre, cuma “yoksulların ve güçsüzlerin haccı (Haccu’l-fukarai ve’l-mesâkin)” olarak nitelendirilir. Şartlarını tam eda ettiklerinde yoksul ve muhtaçlara “hacca gitmiş gibi” sevap alacakları, sevinç duyacakları belirtilir.

İslam geleneğine göre cumanın diğer günlerden önemli bir farkı var. Kesin bilgi hükmünde anlatımlar olmamakla beraber, “Allah’ın kâinatın yaratılışını 6. gün olan cuma günü bitirdiği düşünülür”. Bir hadiste şöyle buyrulur: “Âdem o gün yaratıldı, o gün cennetten yere indirildi ve o gün vefat etti, kıyamet de o gün kopacaktır. İns ve cinden başka hiçbir yaratık yoktur ki, tan yeri ağardıktan gün doğuncaya kadar –kıyamet belki bugün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın. O günde bir saat vardır ki, bir Müslüman kul, tesadüfen o esnada namaz kılıp Allah’tan bir dilekte bulunsa, Allah muhakkak onu verir.” (Müslim, Cuma, 17).

Hadis, insanların ve cinlerin dışındaki bütün varlıkların bir tür gizli bilince sahip olarak evrenle ve evrenin sonuyla ilgili olduklarına, kendi iradeleriyle isyan etme güçleri olmadığı halde kıyametten korktuklarına işaret etmektedir. Diğer varlıklarla mukayese edildiğinde, bilinç ve akıl sahibi olan insanların ve cinlerin içinde bulundukları aymazlık (gaflet) ibret vericidir.

Rivayetler ve anlatımlar, cumanın yaratılış ve insanın yeryüzüne adım atmasıyla başlayan tarihiyle ilişkili olduğunu ifade ediyor. Cuma Hz. Âdem için “şükür günü” belirlenmişti. Sonraki zamanlarda da cuma, peygamberler tarafından “şükür günü” olarak öğretildi. Müslümanların bugünü özel ilan etmeleri, bugünde “Allah’ın zikri” yani “hutbe ve namaz için toplanmaları” bu kadim geleneği ihya etmek amacıyladır. Ancak aşağıda aktardığımız hadiste de belirtildiği gibi, Yahudiler, ihtilaf edip cumayı reddettikleri için Allah onlara cumartesi gününü verdi. (Bkz. 16/Nahl, 124. ayetin tefsiri.)

İslamiyet’ten önce Araplar cuma gününe “Yevmü’l-arube” derlerdi. “Arube günü”ne “Cuma” ismini verenin Ka’b bin Luey olduğu söylenir. Peygamberin atalarından olan Ka’b bin Luey, cumayı haftalık toplantı günü olarak belirlemiş ve bu gelenek halini almıştır. Hicretle beraber cuma öne çıkmış, haftalık önemli bir ibadetin ismi olmuştur. Hz. Peygamber ilk cuma namazını, Medine’ye hicret ederken Kuba beldesine uğrayıp dinlendikten sonra yola devam ederken Ranuna vadisinde kıldırdı. Hicret’ten önce Peygamber’in gönderdiği mektup üzerine ilk cumayı Mus’ab bin Umeyr’in kıldırdığına dair rivayetler vardır. Hicretten önce cumayı Es’ad bin Zürare’nin kıldırdığı yönünde de rivayetler bulunmaktadır.

Cuma Müslümanların yaşadıkları yerlerde özgür ve bağımsızlıklarıyla yakından ilgili bir ibadettir. Hicretle beraber veya hicretten sonra Medine’de oluşan özgür şartlarda kıldırılmış, Mekke’de farz kılınmamıştır. Cuma namazının iki rekâtında imamın Fatiha ve zamme-i sûreleri sesli (cehren) okuması bunun sembolik göstergelerinden biridir. Zira Müslümanlar Mekke’nin ağır baskı ortamında ancak müşriklerin evlerine çekildikleri zamanlarda yani akşam, yatsı ve sabah namazlarında Fatiha ve zamme-i sûreleri sesli okurlardı. Öğle ve ikindi vakitlerinde duyulur korkusuyla namazlarını sessizce (hafiy) kıldırırlardı. Biz de onların hatıralarını ve çektikleri sıkıntı ve acıları yâd ederek aynı şekilde öğle ve ikindi namazlarını sessiz (hafiy); akşam, yatsı ve sabah namazlarını sesli (cehren) kılmaktayız.

Müslümanların özgür olmadığı, dini hayat ve ifade özgürlüklerinin engellendiği, İslami hükümlerin tatbik edilmediği ve itibar görmediği ya da dini tebliğ ve hakikatleri anlatma özgürlüğünün kısıtlandığı, dini tebliğ ve hükümlerini anlatma yetkisinin hükümetlerin, siyasi otoritelerin elinde olduğu, mescitlerin ve minberlerin siyasi iktidarları övüp yücelttiği yerlerde cuma namazı kılınmayacağını söyleyenler vardır ki, Ebu Hanife bu yönde görüş beyan etmiştir. Hanefi fakihlerine göre, İmam’ın yani Müslümanların yöneticisinin dört hakkı vardır: “Cuma’yı kıldırması, feyi (ortak ve bölünemez hizmetler için vergi) toplayıp dağıtması, hadleri uygulaması (iç asayiş, güvenlik, yargı) ve cihadı ilan etmesidir (dış savunmayı üstlenmesi ve savaş ilan etme yetkisini elinde bulundurması”.

Cuma, İslam’ın önemli şiarlarındandır, aynı zamanda siyasi bağımsızlık, egemenlik ve hükümranlığın belirgin simgelerinden biridir. Hükümranlığını, egemenliğin göstergesi uygulanan hukuk sisteminde belirginleşir. Cuma’yı kıldırma yetkisine sahip olan, Müslümanları temsil etme ve onları yönetme yetkisine de sahiptir. Bu açıdan cuma hutbesinin kimin adına okunacağı hep önemli olmuştur. “Cuma namazını devlet başkanı veya devlet otoritesinin izin verdiği bir imam tarafından kıldırılması lazım.” (Kur’an Yolu, V, 349-350.) Bu demektir ki, Cuma namazının Müslümanların içinde yaşadıkları siyasi durumlarıyla yakın ilgisi vardır. Bundan hareketle modern zamanlarda “İslami hükümlerin uygulanmadığı, uygulanması bir yana İslami hayata ve inanca karşı mücadelelerin verildiği bir ülkede devlet başkanının yetkilendirdiği imamların kıldırdığı Cuma ne kadar sahih olur?” sualini soranlar olmuştur. Baskın görüşe göre Cuma namazını emreden ayet “mutlak” olup herhangi bir durumla mukayyet değildir, üstelik açıkça hakkında olan cuma farzı içtihatla iptal edilemez; dolayısıyla her halükârda ve hangi yönetim altında olursa olsun kılınması gerekir. Usul yönünden durum böyle ise de, hükmün maksadı açısından böyle midir? Ebu Hanife’nin içtihadı muhkem bir ayeti iptal etmeye mi, yoksa maksadına uygun anlamaya ve hükmün tatbikinin sağlanmaya mı matuftur?

Bunların dışında, cuma namazı ancak hastalık, hapis, kendisinin veya başkasının canına veya malına önemli zarar gelmesi korkusu ve yolculuk (sefer hali) gibi sebepler dolayısıyla kılınmayabilir. Özgürlüğüne sahip olamadığı için Cuma köleye farz değildir. Söz konusu geçerli sebepler/mazeretler dışında cuma namazı terkedilemez. Bilerek, ihmal ederek cumayı terk edene ağır sorumluluklar vardır. Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Her kim önemsemediği için üç cumayı terk edecek olursa, Allah onun kalbini mühürler” (Ebu Davud, Salat, 210; Tirmizi, Cum’a, 7).

Müslümanlar cuma günü beden temizliği yapar, boy abdesti alır, güzel kokular sürünür ve özel manevi bir hazırlıkla camiye gider. Yıkanma alışkanlığı olmayanlar, en azından bugün “iyice yıkanıp temizlenmelidir”, bu Peygamber Efendimiz tarafından önemle belirtilmiştir: (Müslim, Cuma, 9).

“Cuma” ve “cami” aynı kökten olup, “cuma namazı” cuma günü camide toplanmayı ifade eder. Ayet, bugünü namaz dolayısıyla öne çıkarmakta ve “müezzin sizi cumaya çağırdığı anda alış-verişi bırakıp hemen namaza koşun” demektedir. “Koşmak”, başka hiçbir işle meşgul olmadan bir an önce ve vaktinde namaza yetişmek; bunu yaparken büyük bir ciddiyet, azim ve istekle yerine getirmek demektir. Cuma namazının vakti öğle namazının vaktidir, öğlenin ilk vaktinden son vaktine kadar kılınabilir.

Ayetin genel ifadesinden cumanın kadınlar için de “farz namaz” olduğu sonucu çıkarılabilir. Ancak Kur’an ayetlerini tefsir etme, onlardan hüküm çıkarma ve uygulama şekillerini gösterme konusunda en yetkili merci olan Hz. Peygamber (s.a.), ayeti “takyit” etmiş, cumanın kadınlara farz olmadığını söylemiştir: “Cuma namazına topluca katılmak her Müslüman üzerine Allah’ın hakkı olup farzdır. Ancak şu dört (insan grubu) bu farzın dışındadır: Köle(ler), kadın(lar), çocuk(lar) ve hasta(lar)” (Ebu Davut, 1/280, No: 1067). Güvenilir İslam bilginleri ve müçtehitler de bunun aksi görüş beyan etmemiştir.

Böyle olmakla beraber Peygamber zamanında bazı kadınların Cuma namazına katıldıkları bilinmektedir. Peygamber Efendimiz, kadınları cumaya katılmaktan engellememiş, sadece onlara farz olmadığını belirtmiştir ki, bugün de imkânı ve zamanı olan kadınlar cuma namazına katılabilirler. Nitekim beklenen kervanın Medine’ye gelişiyle cumaya katılanların Hz. Peygamber’i ayakta bırakıp geriye 12 erkek ve 1 kadının kaldığı yolundaki rivayet (Buhari, Tefsir, 62) Hz. Peygamber zamanında kadınların da cumaya gittiklerini göstermektedir. İbnü’l Münzir’in naklettiğine göre, kadınlara cumanın farz olmadığına ve şayet cumayı kılarlarsa, bunun öğle namazı yerine geçtiğine ilişkin icma vardır.

Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyuruyor: “Biz (Ehl-i kitaba göre) en sonuncusuyuz. Kıyamette en öne geçeceğiz. Onlara bizden önce kitap verildi, bize onlardan sonra verildi. Kendilerine farz kılınan bugünü reddettiler. Allah ise bize cumayı gösterdi. Diğer insanlar bize uyuyorlar. Ertesi gün Yahudilerin, daha ertesi gün ise Hıristiyanlarındır.” (Buharî, Cum’a, 1). Bu hadisten anlaşılıyor ki, her dinin kendisi için şiar/sembol olan bir günü vardır. Cumartesi Yahudilerin, pazar Hıristiyanların, cuma da Müslümanların haftalık sevinç, bayram ve ibadet günleridir.

Evlerden Kâ’be; mescitlerden Harem-i Şerif, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa; şehirlerden Mekke, Medine ve Kudüs; aylardan Ramazan, gecelerden Kadir Gecesi ve günlerden Cuma Müslümanlar için önemli kılınmıştır. Bütün yeryüzü mescittir, zaman –adı konulmuş bir ecele, tayin ve tespit edilmiş vakte kadar- Allah’ın kudret eli altında, iradesi ve ilmi dâhilinde akmaktadır ama kutsal bu özel mekânlarda ve özel zamanlarda yoğun bir biçimde tecelli etmektedir.

Ayette geçen “Namaz için çağrı“ namaz vaktinin geldiğini bildiren ezandır. Kur’an-ı Kerim’de “ezan” kelimesi bildiri, ilam anlamında kullanılır (9/Tevbe, 3). “Nida” anlamında ezan, bu ayetten başka 5/Maide, 58. ayette geçer. “Müezzin” seslenen, çağıran kimse demektir (7/A’raf, 44; 12/Yusuf, 70).

Ezan, hicretin birinci yılında, Mescid-i Nebevi’nin yapımı bittikten sonra emredildi. (Ebu Davut, Salat, 27-28). Ezan okumanın amacı namaz vakitlerinin bildirilmesi ve Müslümanların namaza çağırılmasıdır.

Kaynakların verdiği bilgilere göre, namaz vakti geldiğinde, mü’minlerin namaz için toplanmalarını sağlamak amacıyla çeşitli yöntemler düşünüldü. Çan çalınması, boru öttürülmesi, ateş yakılması veya bayrak asılması gibi. Ancak bunların hiçbiri kabul görmedi. Çan Hıristiyanların, boru Yahudilerin, ateş Mecusilerin taklit edilmesi demekti. Rivayete göre Abdullah b. Zeyd b. Sa’lebe ve daha sonra Hz. Ömer, rüyada namaza nasıl davet edileceğini görmüş, onlara ezan öğretilmiştir. Abdullah b. Zeyd, rüyasını Hz. Peygamber (s.a.)’e anlatınca, o da Bilal-ı Habeşi’ye ezanda okunacak cümleleri ikişer, ikamette ise birer kere okumasını emretti. (Buhari, Ezan, 1; Müslim, Salat, 1; Ebu Davut, Salat, 17).

Şekil itibarıyla ezanın, dinin vaz’ında hiçbir rolü olmayan bir insanın, bir sahabenin gördüğü rüyanın referans alınarak tespit edilmiş olması anlamlıdır. Ezan, Abdullah b. Zeyd’in gördüğü rüya üzerine Sünnet’le emredilmiş, Kur’an tarafından teyit edilmiştir.

Ezan İslam’ın en önemli şiarlarından biridir. Peygamber Efendimiz (s.a) ezan ve müezzinle ilgili şöyle buyurmuştur: “Namaz vakti geldiğinde, içinizden birisi sizin için ezan okusun. En yaşlınız da imam olsun” (Buhari, Ezan, 17-18; Nesai, Ezan, 8). “İmam cemaate kefildir, müezzin güvenilir kimsedir” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, ll, 232). “Müezzinler, kıyamet günü, insanların sevabı en çok olanlardır” (Müslim, Salat, 14).

Ezanla Allah’ın birliği, Peygamber Efendimizin risaleti ve namaza çağrı üzerinden ahiret inancı teyit edilmekte, mü’minlere hatırlatılmaktadır. Ezan aynı zamanda bir özgürlük ve kurtuluş çağrısıdır. “Felah (Hayya ale’l-felah)”ın tekrarı bunun teyididir. İlk defa İslamiyet’ten önce siyahi bir köle olan Habeşli Bilal’in ezanı okuması da anlamlıdır. Şüphesiz Bilal’in sesi güzeldi ama özgürlüğe susamış insanların da simgesiydi. Ezanı ilk defa onun okuması baskı altında yaşayan, özgürlükleri ve onurları elinden alınan insanlara İslamiyet’in cemilesi, ezanı ilk okuyan kişi üzerinden özgürlüğe ve insan onuruna göndermede bulunmasıdır. Hz. Peygamber, Bilal’in sesinden ezan dinlemeyi çok sever, ara sıra “Bilal, bizi ezanla rahatlat” derdi. (Ebu Davud, Edeb, 80.) Hadis metninde ezanın “sala(t)” kelimesiyle varid olması, ezanın namazla özdeş olduğunu göstermektedir.

Ezan günün her saatinde ve hatta her anında İslam’ın mesajını tekrar eder, bizim kulaklarımızın işitmediği ancak varlıkta Allah’ı tesbih eden her şeyin donmuş melodiler halindeki seslerine, müziklerine eşlik eder. Böylelikle daimi olarak gökkubbe bu ilahi çağrı ile yankılanır. Doğudan Batıya doğru birbirini takip eden namaz vakitlerini bildirmek üzere müezzinler günün yirmi dört saati boyunca bu çağrıyı tekrar etmekte, biri diğerine devretmektedir.

İslam hukukçuları, “İslam’ın şiarı ve Müslümanların varlığının sembolü olarak kabul edilen ezanı Terk etme hususunda söz birliği içinde bulunan Müslüman bir şehir veya bölge halkına karşı savaş açılması gerektiğine ilişkin ittifak etmişlerdir… Ezan Arapça sözleri ve bilinen tertibiyle okunmalıdır.”

Hz. Peygamber ve ilk iki halife döneminde Cuma namazında tek ezan okunurdu. Hz. Osman zamanında nüfusun artmasıyla dışarıda bir ezan okutulmuş, sonra Hz. Osman hutbe için minbere/yüksekçe yere çıkarken bir ezan daha okunmuştur. Hz. Osman’ın bu uygulamasına kimsenin itirazı olmamış, bu uygulama günümüze kadar gelmiştir.

  1. Artık namazı kılınca, yeryüzünde dağılın. Allah’ın fazlını isteyip-arayın ve Allah’ı çokça zikredin; umulur ki felaha (kurtuluşa ve umduklarınıza) kavuşmuş olursunuz.

İbadet ile günlük hayat içiçedir. Dünya ile ahiret, din ile dünya birbirinden ayrılmaz. “Yarın ölecekmiş gibi ahiret, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmak” önemli bir ilkedir. Dini hayatın gayesi, kişinin buraya (dünya) ve öteye (ahiret) ait mutluluğunu temin etmektir. Kişinin geçimini temin etmesi için çalışması, üretime katılması, dünyayı iyi ve güzel yönde imar etmesi için yetenek ve bilgilerini kullanması hiçbir zaman manevi hayatına, Allah’a yakınlaşması ve görevlerini yerine getirmesi amacıyla yaptığı ibadetlere mani değildir, aksine ibadetin bir parçasıdır. Çalışmak, emek sarfetmek, “alan el olmaktansa veren el olmak daha hayırlıdır.”

Şu hâlde Cuma namazı biter bitmez, insanların işlerine kaldıkları yerden devam etmesi gerekir. Tek yapmaları gereken nimeti, güzelliği Allah’tan dilemeleri ve her işlerinde Allah’ı zikredip O’nu akıllarından ve kalplerinden çıkarmamalarıdır. Said b. Cübeyr’e göre “Allah’ı zikretmek, demek O’na itaat etmek” demektir. Sa’d bin Cübeyr’in bu tanımını dikkate almak lazım. Çünkü zaman içinde Müslümanlar, Hindulardan tesbihi almalarıyla 99’luk veya 101’lik tesbih çekmekle Allah’ı zikrettikleri, sayılarla yerine getirdikleri bu ibadetin yeterli olduğunu düşünmekte, fakat asıl ilahi emir ve yasakları hayat pratiklerine dahil etmemektedirler. Hz. Peygamber’in öğrettiği 33’er kere “Subhanallah, Elhamdulillah ve Allahüekber” dışında, şüpheli rivayetler veya tarikat şeyhleri, cemaat lideri ve hocalarla o kadar çok tesbih duası ve çeşidi üretmişlerdir ki, “zikri neredeyse asli maksadı dışında bir tür ritüel”e dönüştürmüşlerdir. Zikir ve itaat sadece mescitte ve namaz sırasında olmaz. Her işte, üretimin her aşamasında, tüketimde, harcamada, şu veya bu konuda karar alma süreçlerinde Allah’ın gösterdiği istikametten ayrılmamak, O’nun hoşnutluğunu aramak zikir ve itaattir. Mescidin içinde veya dışında, namaz sırasında veya haricinde Kur’an’ı anlamak, onu anlatmaya çalışmak, Kur’an’ın verdiği kök-bilgilerin yol göstericiliğinde varlık, hayat ve insanın anlamı ve amacı üzerinde düşünmek de zikirdir. Dilin zikri gibi, kalbin/zihnin ve organların zikri de o kadar önemlidir.

Farz olan Cuma namazı iki rekâttır. Farzdan önce iki veya dört rekât Cuma sünneti kılınır. Efendimiz aleyhissalatu vesselam, cumadan sonra evinde nafile namazı kılardı. Cuma’nın iki rekâtı o namazın ibadetidir, ayrıca öğle namazı kılınmaz, bir vakitte iki farz olmaz. “Zuhr-u ahir” diye bir namaz sonradan uydurulmuştur, bunun sağlam bir temeli yoktur.

  1. Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah’a ve İslâm’a teslim etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: “Allah’ın katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

Bu ayetin inişine yol açan sebep önemlidir. Genellikle yoksulluk ve ihtiyaç içinde olan Medine’ye dışarıdan gelen kervanlar mal ve erzak taşırdı. Kervanlar geldiğinde büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılanırdı. Yine açlık ve yokluğun söz konusu olduğu böyle bir günde Şam’dan Dıhyetü’l-Kelbi’ye ait bir kervan gelir, muhtemelen uzun bir zamandır beklenmektedir. Tam o sırada Müslümanlar Mescit’te cuma namazı için toplanmış, bu ibadeti eda etmektedirler. Hz. Peygamber (s.a.) hutbesini okurken kervanın gelişini, çalgı ve davul seslerinden öğrenen sahabeler mescidi bırakıp kervana koşarlar, Efendimiz minberde öylece kala kalır. Mescidi içlerinde Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in içlerinde olduğu 12 sahabi terketmez. Bunlardan biri olan Cabir bin Abdullah, bu ayetin bu olay üzerine indiğini söyler. Vahidi’nin verdiği bilgiye göre, Allah’ın Elçisi şöyle buyurdu: “Eğer hepiniz mescidi terkedip gitseydiniz, üzerinize sel gibi vadi dolusu ateş akardı.”

Ayetin inişine sebep olan olay evrensel bir duruma işaret eder. Yani her zaman insanlar, ticaret, alışveriş, iş, eğlence, hoş vakit geçirme arzusu, keyif verici bir meşgale, bir sinema filmi, bir spor karşılaşması, bir dost veya arkadaşla karşılaşma, önemli bir randevu veya başka sebeplerle ibadetlerini ihmal edebilirler. Ayet bunların hiçbirinin “Allah katında bulunanlar”dan daha değerli ve hayırlı olmadığına vurgu yapıyor, Allah’ın en hayırlı rızık verici olduğunu hatırlatıyor. Başka bir ifadeyle vakti gelmiş bir ibadet dünyanın bütün servetlerinden daha değerlidir.

Bunun yanı sıra, toplumun büyük bir bölümü, ezici çoğunluğu yanlış yolda olsa da, bir bölümünün doğru yolda kalıp ısrar etmesi, toplumun genel selameti açısından önemlidir. En büyük tehlike, insanların tümünün inkâr yoluna sapması, Hakikat’e sırt çevirmesi, Allah’ı unutmasıdır. Böyle durumlarda insan yalnız kalsa bile, “Hz. İbrahim gibi tek başına bir ümmet olma” (16/Nahl, 120) yolunu seçmesi gerektiğini bilmelidir. (Kur’an Dersleri/Tefsir, VII, 70-77.)


 

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR