Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Sait ALİOĞLU
Sait ALİOĞLU
İslamcılık Nedir?
Necip CENGİL
Necip CENGİL
“Paradigmaların İflası ve İflas Erteleme”
Seyit Ahmet UZUN
Seyit Ahmet UZUN
Eş Seçiminde Sorumluluk/1
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
Ortadoğu bilinmezliğinde Amerika
Ramazan KAYAN
Ramazan KAYAN
Modernizmin serüveni
Mustafa DOĞU
Mustafa DOĞU
Şemşamer Mezhepliler!
Nejdet DEMİREL
Nejdet DEMİREL
Kadın Erkek Eşitliği ve Batının İki Yüzlülüğü
Hasan ŞEREFOĞLU
Hasan ŞEREFOĞLU
Şiddet Sarmalında İstikamet Kaybetmek
Bülent ACUN
Bülent ACUN
Meclis-i Beyan´da deizm ateizm
Ramazan Keskin
Ramazan Keskin
Adalet
Mehmet BEYHAN
Mehmet BEYHAN
Güney Çin Denizi´nden Doğu Akdeniz´e
Abdulbaki ÇAĞATAY
Abdulbaki ÇAĞATAY
KUR´AN DIŞI VAHİY
Bayram YILMAZ
Bayram YILMAZ
BÖRÜ
Davut GÜLER
Davut GÜLER
Trump´ın Suriye´den Çekilme Kararı ve Muhtemel Gelişmeler
Ömer Naci YILMAZ
Ömer Naci YILMAZ
Erdoğan´ı Davet Ettiklerine Bakın
Yusuf YAVUZYILMAZ
Yusuf YAVUZYILMAZ
İslam aklı
Ali BULAÇ
Ali BULAÇ
İki Fatih!
 Dr. Ali YALÇIN
Dr. Ali YALÇIN
Müslümanlar Açısından Yüzün Yeniden İnşası
Aziz DARICI
Aziz DARICI
İnsan Şartlı Sevince...
Turan YAMAN
Turan YAMAN
Ahmed Han (1817-1898)/Hindistanlı Fikir Adamı
Nevzat KAYA
Nevzat KAYA
İttihadımızın Önündeki Fitne: Hased
Cafer AKDENİZ
Cafer AKDENİZ
Darbe ve Direniş
Selvigül ŞAHİN
Selvigül ŞAHİN
Örnek Şahsiyet: Öğretmen Dursun Mehmet Şahin
Ziya GÜNDÜZ
Ziya GÜNDÜZ
Büyük Yürüyüşler Okumakla Başlar!
Necla Arpa GÜLAÇAR
Necla Arpa GÜLAÇAR
İnsan ve Hürriyet
Enes TARIM
Enes TARIM
Dervişlerden Kurtulma Kılavuzu
Mustafa GÜL
Mustafa GÜL
Kaşıkçı Cinayeti ya da Üç Maymunu Oynamak
Mustafa AYGÜN
Mustafa AYGÜN
Tarih Bilinci ve Müfredattaki Dozu
Ferhat Özbadem
Ferhat Özbadem
Âşık Çelebi´nin Meşâ´irü´s-Şuarâ Tezkiresi
Abdülhamit KAHRAMAN
Abdülhamit KAHRAMAN
Aileye Sahip Çık!
F. Yılmaz ALTUNÖZ
F. Yılmaz ALTUNÖZ
Kültür Emperyalizmi ve Yılbaşı
Dr. Necmettin Acar
Dr. Necmettin Acar
Suudi Rejimini Bekleyen Asıl Tehlike Taht Kavgaları
Şakir KURTULMUŞ
Şakir KURTULMUŞ
‘Babamdan Bana Hüzün Kaldı Yalnızlığı Çok Sevdim´
Esat HOCALAR
Esat HOCALAR
Manzarayı Umumiye
Muhammet YETİŞ
Muhammet YETİŞ
Gençliğin Gidişatı ve Furkan Doğan Örnekliği
Ümit AKTAŞ
Ümit AKTAŞ
“Diriliş Pastası”
Ramazan DEVECİ
Ramazan DEVECİ
Peygamberimizin Örnek Kişiliği…
Muhittin BAĞCI
Muhittin BAĞCI
Uyanış
Nuri YILMAZ
Nuri YILMAZ
Çözüme Gerçekten Hazır mıyız ?
Celal TAHİR
Celal TAHİR
Ehliyet, Liyakat ve Sadakat
Mustafa Sefa ÇAKIR
Mustafa Sefa ÇAKIR
Ey Aziz Öğretmen!
Cüneyt TORAMAN
Cüneyt TORAMAN
Türkiye´nin Gündemi ‘Sağanak Yağmur´ Gibi: Brunson, Af Teklifi, Kaşıkçı ve Andımız
Hasan POSTACI
Hasan POSTACI
Kültürel İslam´dan İslami Varoluşçuluğa
Mehmet AKTAŞ
Mehmet AKTAŞ
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk!..
Yakup GÜLER
Yakup GÜLER
Darbelerle Gelişen Türkiye!
Nusret AYDEMİR
Nusret AYDEMİR
EĞİTİM SERENCAMIMIZ!
Serdar ÇALIŞ
Serdar ÇALIŞ
ZAM.....
Zeynep HAŞEMİ
Zeynep HAŞEMİ
İyilik Meşalesi
Mesut AYDIN
Mesut AYDIN
Bir Eğitim Ayı Ramazan (HUTBE)
Nezir ERGENÇ
Nezir ERGENÇ
İnsan Hayvanla mı Yoksa Tanrıyla mı Kıyaslanmalı?
Mehmet DEVECİ
Mehmet DEVECİ
Umre Ziyaretimizden Notlar/3
Nusret AYDEMİR
Nusret AYDEMİR
Yürüyüş (İstikamet)
Mehmet M. GÜLAÇAR
Mehmet M. GÜLAÇAR
BAŞIMIZDA KULAK İSTİYORUZ
Hacı TÜRKAN
Hacı TÜRKAN
Erdoğan Semboldür
Fedakar KIZMAZ
Fedakar KIZMAZ
Raşel, Sen İnsanı Dinden İmandan Edersin!..
Fehmi DEMİRBAĞ
Fehmi DEMİRBAĞ
Ayla Seni Seviyorum
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
İslam Dünyasında Şiddet ve Mikro Nüfuz Alanları
Mehmet ŞEREFOĞLU
Mehmet ŞEREFOĞLU
Bir Taşeronun Rüyası Olan Kadro
Esan GÜL
Esan GÜL
Çocuklarımız ve Adalet
İbrahim GEZER
İbrahim GEZER
Vicdanımız Kanıyor!
Aslan DEĞİRMENCİ
Aslan DEĞİRMENCİ
Selahaddin Eyyubi´siz Ortadoğu Arayışı
Nejdet DEMİREL
Nejdet DEMİREL
Said Alioğlu
Said Alioğlu
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
İstanbul için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:34 08:20 13:17 15:37 17:55 19:29
Adem suretinde olan herkes adem değildir…

Hacı Bektaşı Veli
DOLAR
5.3429
EURO
6.0908
Bir Müslümcünün Eksik Hikâyesi
Müslüm Filmi, tanıyanların yad etmek, tanımayanların merakını gidermek/öğrenmek, ortalama sinema seyircisi olanların emek verilmiş bir filmi sinemada izlemek için vakit ayırdıktan sonra sinema salonundan çıkan her kişinin “olmuş” dediği bir film olmuş.
Tarih: 19.12.2018 08:31:18
Bayram YILMAZ

Bir melodi değildi çocukluğumuz; yoğun İç göç alan Mersin´in Tarsus ilçesinin kenar mahallesinde geçti.

Doğduğumuz ev 1965 yılında şehrin en kenarında kurulmuş, tek çeşmesi dışarıda akan, duvarları çakıl beton briketlerle örülmüş, duvarları üzerine alel-usül beton atılmış önce iki göz oda, sonra odalar eklenerek büyütülmüş, doğduğum yıl olan 1975 de aynı dam altında, nenem ve dedem, kendi ailem, iki amcalarının aileleri ile beraber kalabildikleri, her aileye bir odanın düştüğü, cümle kapısı(ana giriş)nın kapalı tutmak için arkasına “daş dayadıkları”, kapı açık olsa hiçbir hırsızın merak duygusu ile bile içeriye girmeye değer görmeyeceği sıvasız, boyasız bir ev…

Babam soğuk demirci ustası, “fakir ama gururlu”, kendi muhitinde gölgesi olan biriydi. Çocukları için amaçları, idealleri vardı. Üçü erkek beşkardeş için kendi ufkunun sınırlarında bir hedef ortaya koymuştu. Oğulları için “Sağda solda gezip serserilik öğreneceğine bir işe girsin de eli kırılsın” düşüncesindeydi…

11 yaşımda ilkokulu bitirdiğim zaman “elimden tuttu”, kamyon tamirci ustası olan halasının oğlunun yanına çırak olarak verdi. İş ve meslek kariyerime başlamıştım…  

İlk o tamirci dükkânında emek vererek emeğe hürmet etmeyi öğrenmişliğim vardır. Daha sonraları yaptığım okumalarda devlet ideolojisi ne olursa olsun yapacağı iş değişmeyen adamların gölgesi olan insanlar olduğunu öğrenmişliğim olmuştur. O yüzdendir ki İbni Haldun´un Mukaddime´sinin giriş kısmında bulunan “kıtlık dönemlerinde fakirler değil zenginler açlıktan ölür” tespitine tebessüm etmişliğim vardır…

Erken yaşlarda mecburen öğrendiğim yaşam kavgasının, sonraki yıllarda mücadele bilincime olan katkısını hep bir nimet olarak andım. Nihayetinde bugünkü halimiz de tartışılabilir ama bir zamanlar; sıvasız, boyasız, sofradaki tek tabaktan tek çeşit (bulgur pilavının yanında salata veya çorba olması lüksün ötesiydi. En fazla soğan…) yemek yediğimiz evlerimizin bulunduğu kenar mahallenin sümüklü çocuklarıydık.

Çıraklık ve kalfalık kariyerimin hayata müdanasız olmak gibi kazandırdığı artı özelliklerinin yanında geniş bir Müslüm GÜRSES literatürüne de sahip oldum. -gerçi bizim aile çoğunlukla Ferdiciydi ama- Bu literatürü bugün bile konuşmalarımda kullanırım.

Üniversiteli gençlerle mezhepler konusunu irdelediğimiz bir sohbetimizde onlara “Geçmişten geleceğe yaratılmış ne varsa, Unutma hepsinin bir sahibi var./ Kul kaderini yaşar bahtında ne çıkarsa, Düşmez kalkmaz bir Allah” düşüncesi hangi mezhebin görüşüdür diye, sonra bu dizelerin kime ait olduğunu sormuştum. Bir kaç dakikalık bekleyişten ve alakasız tahminlerden sonra Görüş Cebriyenin, dizeleri seslendirenin Müslüm Gürses olduğunu söyleyince nedense şaşırmışlardı. Bir sohbet konusunda Müslüm Gürses´e referansım garipsenmişti.

Ara ara “acılı arabesk” söyleyen bu ses sanatçımızın birçok “parçası” çocukluğumdan getirdiğim anılar yumağından çıkarak bir dize olarak dile gelir. Bazen de bu anılar sizi yolculuklarda yakalar. Bir kamyon kasasının arkasında veya iki dingil tekerinin ortasında okuduğunuz “Hasret Rüzgârları” yazısı sizi yaşayamadığınız çocukluğunuzda, uykulu gözlerle bir kamyonun sökülmüş motor karterini mazotla yıkadığınız çıraklık zamanlarınıza götürür.

O kamyon yazıları ki yazdıranın içine tüm yüreğini akıttığı, belki tüm hayat hikâyesini aktardığı, ruhunun tüm sancılarının kesişme noktasındaki duygularının iki kelimeye sığdırılan özeti gibidir. “Sevdiğim yeşil soğan göndermiş, hasret kokuyor cigaram...” diyen Ahmet Arif için o yeşil soğan neyse, nakliye işiyle uğraşan kamyoncularımız için de o kamyonunun bir kenarına yazdırdıkları yazı benzer anlamı içerir. “Babam sağ olsun” der. Ya da “Miras değil, alın teri” diye yazar. Biraz tecrübeli veya esprili ise “Baba yorgun” der. Biraz haşarı tipler “Kapılma rüzgârıma” der geçer...

/resimler/2018-12/19/0848581434611.jpg

 

90´ların ortalarında üniversitede tecrübe ettiğim İstanbul/Bayrampaşa´daki montaj atölyelerin de (bu arada da boş zamanlarımda da üniversiteye gidiyordum) “Hasret rüzgârları çok erken esti/Savrulduk sevgilim dertlerden yana./Zamansız dökülen yapraklar gibi/Ayrıldık sevgilim doymadım sana…” denilerek evde yanmayan sobanın, hasta annenin, geciktirilen taksitlerin derdini aşk acısı çekerek unutmayı tercih eden genç kızlar/erkeklerin de hikâyesidir “Müslüm Babanın” hikayesi…

Gerçi benim daha sonraları meslek lisesi motor bölümünde okurken Ahmet Kaya´dan, Sezen Aksu´ya kadar müzik zevkimde genişlemeler oldu ama birlikte kalfalık yaptığım, sonraları kamyon şoförü olan arkadaşım sayesinde çok Müslüm “parça”sı dinledim. Ön ergenlik dönemlerimizde kendini ifade ederken biraz da kamyonculuk yapan abisine özenerek “Ben Müslümcüyüm” derdi. O dönemdeki hayattan erken yorulmuş çoğu çırak gibi favori parçası “Vefasız Âlem”di.

“Bir yudum mutluluğa bir ömür istediler,/Sevilmek istiyorsan canını ver dediler…

Şu vefasız âlemin her şeyine darıldım,/Akan gözyaşlarını elinle sil dediler…”

Konuşmayı beceremeyen kenar mahalle çocuklarının bir nevi kendini ifade etme tarzıydı sanki…

Beni bugün bile tebessüm ettiren Adana-Şakirpaşa hattı dolmuşunda abimin aktardığı bir diyalog bende herkesten farklı çağrışımlara neden olmuştu. “Dolmuşun arka koltuğunda Adanalı iki delikanlının biri, diğerine “ben onla konuştum o da artık bizim gibi Müslüm dinleyecek...” demiş.” Bu diyalogun da katkısı ile bir yere ait olmak, bir kimlik sahibi olmanın herkes için ne kadar önemli ve kaçınılmaz olduğunu erken yaşlarda öğrenmiştim…,

Uzun bir giriş oldu ama Aslında niyetimiz Müslüm Filmini ve Müslüm filmi üzerinden bir sosyolojiyi o sosyolojinin içinden irdelemek.

Başlıktan ilerleyelim;

Aslında anlatılan “Müslüm” dinleyenlerin bir aidiyet ve kimlik olarak “müslümcü” olanların hikâyesidir Müslüm Akbaş´ın hayatı. Müslüm Akbaş(Gürses)hayatı da 80´ler ve 90´larda “ağız dadıyla” bir çocuk ve ergen olamayan, şehrin çamurlu sokaklarında anılar biriktiren, “Uzaktan seveceğim haberin olmayacak” diyenlerin “bir yudum mutluluğa bir ömür isteyenlere” “isyankâr olanların”, “hayalle yaşarken gerçek dünyada, zamanı içerken haberi olmayanların”, “ne dertler çekmişiz bilenimiz yok” diyenlerin, “Senin derdin dert midir? Benim derdim yanında;” diye sorup, “ben doğarken ölmüşüm”, “gökler ağlıyordu ben doğdum diye” “feryad feryad” sessizce çığlık atıp, “Müslüm parçalarında” kendini bulanların, “hayatımı yassam roman olur” deyip, kâğıt-kalemle, kitapla arası olmayanların, “acılı arabesk” tarzında ağıt çekişlerinin, bir noktadan sonra da acı çekmeyi bir anlam olarak kabullenenlerin acı içinde “fena” oldukları, o “isyankar” sözlerde kendini buldukları, her söyleyişinde acılarını katmerleyip tezat bir şekilde bu isyankar sözlerle kendilerini avutanların, en büyük avuntu mekanizması olarak da “şu vefasız âlemin her şeyine darıldım” diyenlerin “Müslüm Babanın” şahsında yalnız olmadıkları gerçeğine/inancına sarılarak acıdan demlenen… Nicelerinin yaşanmış hikâyesidir.

/resimler/2018-12/19/0849183154044.jpg

(Konuyla direk ilgisi yok ama aklıma Lübnan asıllı şair-yazar Halil Cibran´ın “…Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın./ Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını./ Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına./ Tanrı´ya yakarır ama firavunlara taparsın./ Musa Kızıldeniz´i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin…” dizeleri geldi. Belki de konuyla direk ilgisi de vardır. Karıştırmış olabilirim.)

Topluma mal olmuş kişileri anlatırken aslında onların en yakınındaki kişilerle ilişkileri üzerinden değil de, toplumla ilişkileri üzerinden anlatılması daha doğru bir yol olur. Gerçek hayatta dünyaya karşı müdanasız, çoğu zaman kaygısız, etrafındaki gelişmelere karşı da umarsız olan Müslüm Gürses´in ne olduğundan, ne acılar çektiğinden, insani özelliklerinden çok daha önemli olanın “Baba”nın neyi temsil ettiği, kimlerin hislerine tercüman olduğudur. Hangi sosyolojiye yaslandığı kadar hangi kültürü besleyip çoğalttığıdır.

Müslüm GÜRSES´ten daha çok anlaşılması gereken “babanın evlatları” olan müslümcülerin hikâyeleri. Bu hikâyelerin hangi zaman ve mekânda yaşandıkları, nasıl bir dönemin sonucu olduklarıdır. Müslüm Gürses´in kişisel hikâyesini, ona olan sevgilerini nerdeyse gırtlağını yırtarak “BABAAAA” diyerek ifade etmeye çalışanların toplu hikâyelerinden bağımsız anlayamayız.

İşte Müslüm filmi de tam olarak burada “hikâyeyi anlatamıyor.” Kadrajı Müslümcülerden kaçırarak Müslüm Akbaş´ın çilelerine çeviriyor. Müslüm Gürses´e hayatında ona baba diyenlerin niye “baba” dediğin anlatmıyor ama bize çektiği onca sıkıntıya rağmen bir yerde naif kalabilen Müslüm´ü anlamamızı ve sevmemizi sağlıyor. Bunun daha çok yapımcı tercihi olduğunu düşünüyoruz. Nihayetinde karşınızda 10.000.000 (onmilyon)seyirci hedefi konulmuş bir ticari bir yapım var.

Böyle bir seyirci sayısını hedeflemişseniz yapımcı olarak ortaya koyacağınız eser; fakirler kadar zenginleri, İslamcılar kadar solcu ve sağcıları, gençlerle birlikte orta yaş ve mümkünse ileriki yaştakileri de sinema salonuna çekebilmesi lazım. Benim izlediğim gündüz gösteriminde 60 yaşının üzerindeki teyzeleri de görmek hoştu.

Müslüm filmi; konusu itibariyle bir biyografi ve müzik filmi olması, biyografisi aktarılan kişinin müziklerinin halen dinleniyor olması ve sevenlerinin çokluğu, Oyuncu tercihleri ve oyunculuk kalitesi, bir sinema filmi için olmasa olmaz olan görüntü yönetmenliği ve hikâyeyi anlatmadaki başarılı kurgusu gibi artı özellikleriyle Türkiye´de en çok izlenilen film olma özelliğine sahip olabilir. Biz yazımızı yazdığımızda gösterimdeki 7. Haftasında 6.000.000 yaklaşan bir gişe başarısına sahipti ve en çok izlenilen 6. Film olma özelliğini yakalamıştı. Bizim gönlümüzden en çok izlenilen film olma unvanının Recep İvedik 5´ den alabilmesi geçer çünkü en çok izlenilen birinci ve ikinci filmlerin Recep İvedik 5 ve 4 olması da filmlerin kendileri gibi kötü bir espri…  

Biz Önce Hikâyenin Aslını Anlatmaya Çalışalım;

Müslüm Gürses´in ve Müslümcülerin Hikâyesi yokluktan başlıyor.  Dönem “Fabrikaları Anadolu´ya götüremedik bari o zaman işçileri büyükşehirlere getirelim” öngörüsüzlüğü ile şehre taşınan ama şehirleşemeyen, köylü de kalmayanların dönemi. Hikâye büyükşehirlerden uzakta oldukları için görünmeyen insanların herkesin kendileri gibi yokluk içinde olduk larını zannettiklerinden dolayı “demek ki dünya böyle bir yer” düşüncesiyle, doğan her güne şükrettikleri bir toplum vasatından, şehirlerin kenarlarına taşındıkça “bizimkisi de hayat mı kardeşim” çeperlerine gelmelerinin hikayesi.

Köyünü özleyenlerin çoğunlukla Ferdici olduğu, Sıkıntılarından başkalarını sorumlu tutanların ve kismen de babalarından daha iyi durumda olabilenlerin “Orhan baba” dinledikleri, Kötü şartlarda çalışmak zorunda kalanların, “uzaktan seveceğim haberin olmayacak” deyip sevdikleri tarafından sevilme ihtimalleri dipte olanların “hiçbir şey olamadık bari  “isyankar” olalım…” diyenlerin, Müslümcü olduğu 70´ler, 80´ler. Burada acıların kadını Bergen´i de anmadan geçmek olmaz. Şımarık kızların daha çok Kibariye dinlediği, Gülden ve Neşe Karaböcek kardeşlerin kendice bir damar yakaladıkları, İbrahim Tatlıses´in (ilk dönemlerinde) evin büyüklerince dinlendiği, Hakkı Bulutun “Ben tövbemi geri aldım/Tanrım sen bağışla beni” dediği, Adnan Şenses´lerin “Neden sacların beyazlanmış arkadaş?” diye sorduğu, birbirinden çok da ayrışmayan müzik kasetlerin üç tekerlekli “tabla”larda sokak aralarında satılabildiği,  komşuluk ve arkadaşlığın çok çok önemli olduğu, Mahallenin kızına âşık olmanın ayıp sayıldığı ama “herkesin ayıbı kendine” denildiği, “en çok sevilen”lere karışık kaset “doldurulan” bir vasatta Müslüm GÜRSES´in “Hasret kervanları senin kapından geçer, Aşk şarabın içenler senin derdine düşer…” “parçası” kenar mahalle raconunda sevdiğinin sokağından geç(ebil)meyi “sevdası”nın en önemli nişanesi sayan gençlerin diline düştü.

Müslüm Baba “Herkesten bir anı saklar bu yollar./herkesin açısı sevgisi kadar./güzelmiş çirkinmiş ne fark eder,/ Deli gibi sevmek ruhumuzda var.” Derken aslında aşkı bile kendilerinden başlatıp kendilerinde son bulan bir sarmal gibi yaşayanların sesi oldu.

Müslüm Gürses´in kendisi gibi konuşamayan ama damar şarkılarda kendini bulan “kaç kadeh kırıldı, sarhoş gönlümde” deyip içki masalarında bağırarak şarkı söylemeye çalışanlara yoldaş oldu. Orhan Gencebay “Batsın bu dünya” derken bir isyanı, Müslüm “itirazım var zalim kadere, yaşanmamış günlere, hayatın sillesine, dertlerin cümlesine itirazım var” diyerek aslında içten içe bir kabullenişi çoğaltıyordu. “ne karaymış şu bahtımın yazısı” diyerek bir suçlu aranacaksa da afaki bir “kader” suçlanıyor, kaderlerinin değişmesi için ne yapılacağı koca bir “hiç” olarak ortada bırakılıyordu. Dertleri çözmek için çabalamak yerine unutmayı, kabullenmeyi daha kolay kabul edebilen yurdum insanı Müslümle acısını dağıtıyordu. Filminde de canlandırılan “insanlar niye kendilerini jiletliyorlar” sorusuna “yas tutuyorlar yas, yas tutarsın bir ömür geçer…” cevabıyla aslında sürekli bir “sitemkar oldum” kabullenişini kolaylaştıran bir dil üretiyordu…

/resimler/2018-12/19/0849388622904.jpg

 

Urfalı bir Arap, kıvırcık saçlı bir Kürt, aslen Türk, daha çok Adanalı(yık) olan Müslüm GÜRSES tüm bu alt kimlikleri Limoncu Ali´nin tezgahında Urfalı bir çiğköfte ustası maharetiyle acıyla yoğurup, acılı şalgamla beraber “Müslümcü” üst kimliğinde anlamsız hale getirdi.  “Müslümcü”yseniz sağcı veya solcu olmanız küçücük bir detay bile değildir artık. “politikası olmayan bir “protest” idi Müslüm…”

Birey mi toplum yoksa toplum mu birey üzerinde daha etkindir sorusuna nasıl ki birbirinden bağımsız değildir diyorsak. Arabesk içinde toplum mu arabesk kültürü üretti yoksa arabesk kültür mü kendi müziğini üretti aynı duruma tekabül ediyor.

Film Üzerinden Devam Edelim;

Etkileyici bir açılış sekansıyla Urfa´nın sıcağında koşan beş yaşındaki Müslüm´le tanışırız. İkinci tanıdığımız ise şirret bir babadır. İçki içerken oğlunun eline doldurduğu bir avuç toprağın Müslüm´ün ölen kardeşinin mezarı için olduğunu gördüğümüzde içimiz cız eder. Bundan sonrası için bu çocuğun/adamın yanında durmak, sonraki hayatında ne yaparsa yapsın hoş görmek ve desteklemek sizin için artık bir insani sorumluluktur…

1959´da Adana´ya taşınan Müslüm´ü müzikle tanıştıran ustası Limoncu Ali ile tanıştığı mekan olan halkevi aslında bize o dönem (1970´ler) için oldukça iyi malzeme verebilecekken Yapımcı/yatırımcının bilinçli terciği ile tüm kameralar Müslüm´e dönmesinden Limoncu Ali´nin hikayesini öğrenemiyoruz. Tercih edilse bir limoncudan bir halk evi müzik öğretmeni çıkartan yaşanmışlık etkili bir hikaye olabilir ama dediğimiz gibi film fikir aşamasından itibaren popüler bir izlek üzerinden ilerlemeyi tercih etmiş. Yinede süre sınırlamasını hissettiğimiz filmin halk evi sahnelerinde Ankara´ya sokulmayan köylü Âşık Veysel´e gönderilen samimi bir selamı bizim adımıza da verilmiş bir selam saydık.

Abdal geleneği üzerinden bağlama çalmayı öğrenen Müslüm bir derviş edası ile kaçıyor, kovalıyor lakin sonrasında yine ailesinin yanına dönmek zorunda. Dönüyor ama eli boş da dönmüyor. Dondurma alacak kadar parası olmasa bile boş dondurma külahıyla kardeşini sevindiriyor. Kardeşiyle beraber boş dondurma külahındaki hayali dondurmayı “yalıyarak” hayata müdanasız bir bakış atıyorlar… Ekrandakiler bu külahlı oyunda gülerken izleyiciler duygusallaşıyor…

Müslüm filminde; Baba şiddetinden muzdarip olan Müslüm´ün babasının da Adana´da hamallık yapan, başkalarının yükü altında bir ezilmiş olduğu hatırda kalacak süre kadar aktarılmıyor. 1959 yılında Urfa´dan Adana varoşlarına göç eden bir babanın olabilecek en kötü bir baba haline nasıl geldiği anlatıl(a)mıyor. Ve biz bir kez daha sucun toplumsal yönünü ıskalıyoruz. Gözden kaçırdığımız “her zalimliğin altında öç alma yada mazlum olma korkusu yatar.”  ihtimali. Önemli bölümü 1970´lerde gecen Müslüm filmi bizim aklımıza çağrışım olarak gelen “Belki de dönemin kitlesel şiddet eylemlerini yaygınlaştıran da idealizmden çok bu ezilmeme duygusu olabilir mi?” sorusunun kenarından bile geçmiyor.

Bizim “Bir babanın evinde çocuklarına karşı zalim olabilmesi ahlaki zaafları kadar evin dışında çok fazla eziliyor olması neden olabilir mi? Biraz babayı deşeleseydiniz? Onun babası nasıl biriydi acaba?, en nihayetinde “suçluyu kazıyın altından insan çıkar…” beklentilerimiz havada kalıyor.

Filmin en dramatik sahnelerinden olan; Müslüm´ün annesinin ve kardeşinin öldüğü sekansta gördüğümüz; acziyet ve terk edilmişlik duygusunun insanı ne hale getirebileceği oluyor.

Düşünüyoruz. İnsanın yaşadığı zamanın/mekanın çocuğu olduğu gerçeğini özümleyebilsek, Herkesin çocuk olma hakkı olduğunu yüksek sesle haykırıp, tüm çocuklar için bu imkanı üretebilmenin yollarını bulsak inanıyorum ki yaşı ilerlemiş psikopatlarla uğraşmak zorunda kalmazdık.

Film gerçekte bir konserde bıçaklanan Müslüm Baba´nın kendini bıçaklayanı affedecek kadar geniş gönüllülüğe sahipken aynı günün akşamında eşi Muhterem Nur´a nasıl şiddet uygulayabildiğini açıklamıyor.  Sahnenin sonunda içilmiş içki şişelerini görüyoruz. Ve biz biliyoruz ki sarhoşluk veren şeyler aklı devreden çıkarıp duyguların kontrolsüz hale getirir. Yapmak istediğinizi utanmadan sıkılmadan yapmaya çalışır, gücünüz yeterse yaparsınız. Gerçek hayatta da defaatle eşini tokatlamış Müslüm´ün buna hangi zaafların, duyguların sebep olduğu ve nasıl önlenebileceğine dair de filmin bir kaygısı yok.

Yine de siz isterseniz bizim değerlendirmelerimize bakmayın. Bizimkisi kendimiz kurtaramadığımız toplumsal duyarlılık zaafı…

Müslüm diyorduk;

Filmde Müslüm´ün annesi var. Çocuklarını çok seven belki de çocukları için eziyete katlanan anne, ama onu da Müslüm´le olan ilişkisi bağlamında tanıyoruz. Kısa bir anda gördüğümüz korumacı dayının kızkardeşini niye koruyamadığını da anlayamıyoruz. Dönemin ilişkilerini yansıtması bakımından birazcık daha derinleşebilirdi belki diye de düşünüyoruz. Sonra film dönem filmi değil ki, Müslüm filmi diyoruz.

Müslüm Filmi; Detay çalışılmış ve işinin ehli insanların elinden çıkmış, çocukluğunda mağduriyeti ziyadesiyle yaşamış bir kişinin mağduriyetinden daha çok zorluklara derviş edasıyla baş etmesini, naif kişiliğini ve yaşandığı aşkın en naif halini anlatmaya çalışan bir hikaye,

Müslüm Filmi, tanıyanların yad etmek, tanımayanların merakını gidermek/öğrenmek, ortalama sinema seyircisi olanların emek verilmiş bir filmi sinemada izlemek için vakit ayırdıktan sonra sinema salonundan çıkan her kişinin “olmuş” dediği bir film olmuş.

Hikâyenin sonunda “hayat zordu ama güzeldi” diyebilen Müslüm Gürses´in acıyı demleyenlerden başka, pop sanatçılarını dinleyenlerin, Rock parçalarını sevenlerinde “babası” olmasından,  yabancı müziklerin “cover”larını kendine özgü tarzıyla seslendirip, sevilmesinden, başarısından ve mutluluğundan da kendimize pay çıkarıyoruz. Hikâyenin kendisi değil ama filmi güzeldi diyoruz…

Anahtar Kelimeler: Müslümcünün, Eksik, yesi
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
BÖRÜ (15 Ocak 2019 - Salı)
Sayfa: