Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Sait ALİOĞLU
Sait ALİOĞLU
İslamcılık Nedir?
Necip CENGİL
Necip CENGİL
“Paradigmaların İflası ve İflas Erteleme”
Seyit Ahmet UZUN
Seyit Ahmet UZUN
Eş Seçiminde Sorumluluk/1
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
Prof. Dr. Bilal SAMBUR
Ortadoğu bilinmezliğinde Amerika
Ramazan KAYAN
Ramazan KAYAN
Modernizmin serüveni
Mustafa DOĞU
Mustafa DOĞU
Şemşamer Mezhepliler!
Nejdet DEMİREL
Nejdet DEMİREL
Kadın Erkek Eşitliği ve Batının İki Yüzlülüğü
Hasan ŞEREFOĞLU
Hasan ŞEREFOĞLU
Şiddet Sarmalında İstikamet Kaybetmek
Bülent ACUN
Bülent ACUN
Meclis-i Beyan´da deizm ateizm
Ramazan Keskin
Ramazan Keskin
Adalet
Mehmet BEYHAN
Mehmet BEYHAN
Güney Çin Denizi´nden Doğu Akdeniz´e
Abdulbaki ÇAĞATAY
Abdulbaki ÇAĞATAY
KUR´AN DIŞI VAHİY
Bayram YILMAZ
Bayram YILMAZ
BÖRÜ
Davut GÜLER
Davut GÜLER
Trump´ın Suriye´den Çekilme Kararı ve Muhtemel Gelişmeler
Ömer Naci YILMAZ
Ömer Naci YILMAZ
Erdoğan´ı Davet Ettiklerine Bakın
Yusuf YAVUZYILMAZ
Yusuf YAVUZYILMAZ
İslam aklı
Ali BULAÇ
Ali BULAÇ
İki Fatih!
 Dr. Ali YALÇIN
Dr. Ali YALÇIN
Müslümanlar Açısından Yüzün Yeniden İnşası
Aziz DARICI
Aziz DARICI
İnsan Şartlı Sevince...
Turan YAMAN
Turan YAMAN
Ahmed Han (1817-1898)/Hindistanlı Fikir Adamı
Nevzat KAYA
Nevzat KAYA
İttihadımızın Önündeki Fitne: Hased
Cafer AKDENİZ
Cafer AKDENİZ
Darbe ve Direniş
Selvigül ŞAHİN
Selvigül ŞAHİN
Örnek Şahsiyet: Öğretmen Dursun Mehmet Şahin
Ziya GÜNDÜZ
Ziya GÜNDÜZ
Büyük Yürüyüşler Okumakla Başlar!
Necla Arpa GÜLAÇAR
Necla Arpa GÜLAÇAR
İnsan ve Hürriyet
Enes TARIM
Enes TARIM
Dervişlerden Kurtulma Kılavuzu
Mustafa GÜL
Mustafa GÜL
Kaşıkçı Cinayeti ya da Üç Maymunu Oynamak
Mustafa AYGÜN
Mustafa AYGÜN
Tarih Bilinci ve Müfredattaki Dozu
Ferhat Özbadem
Ferhat Özbadem
Âşık Çelebi´nin Meşâ´irü´s-Şuarâ Tezkiresi
Abdülhamit KAHRAMAN
Abdülhamit KAHRAMAN
Aileye Sahip Çık!
F. Yılmaz ALTUNÖZ
F. Yılmaz ALTUNÖZ
Kültür Emperyalizmi ve Yılbaşı
Dr. Necmettin Acar
Dr. Necmettin Acar
Suudi Rejimini Bekleyen Asıl Tehlike Taht Kavgaları
Şakir KURTULMUŞ
Şakir KURTULMUŞ
‘Babamdan Bana Hüzün Kaldı Yalnızlığı Çok Sevdim´
Esat HOCALAR
Esat HOCALAR
Manzarayı Umumiye
Muhammet YETİŞ
Muhammet YETİŞ
Gençliğin Gidişatı ve Furkan Doğan Örnekliği
Ümit AKTAŞ
Ümit AKTAŞ
“Diriliş Pastası”
Ramazan DEVECİ
Ramazan DEVECİ
Peygamberimizin Örnek Kişiliği…
Muhittin BAĞCI
Muhittin BAĞCI
Uyanış
Nuri YILMAZ
Nuri YILMAZ
Çözüme Gerçekten Hazır mıyız ?
Celal TAHİR
Celal TAHİR
Ehliyet, Liyakat ve Sadakat
Mustafa Sefa ÇAKIR
Mustafa Sefa ÇAKIR
Ey Aziz Öğretmen!
Cüneyt TORAMAN
Cüneyt TORAMAN
Türkiye´nin Gündemi ‘Sağanak Yağmur´ Gibi: Brunson, Af Teklifi, Kaşıkçı ve Andımız
Hasan POSTACI
Hasan POSTACI
Kültürel İslam´dan İslami Varoluşçuluğa
Mehmet AKTAŞ
Mehmet AKTAŞ
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk!..
Yakup GÜLER
Yakup GÜLER
Darbelerle Gelişen Türkiye!
Nusret AYDEMİR
Nusret AYDEMİR
EĞİTİM SERENCAMIMIZ!
Serdar ÇALIŞ
Serdar ÇALIŞ
ZAM.....
Zeynep HAŞEMİ
Zeynep HAŞEMİ
İyilik Meşalesi
Mesut AYDIN
Mesut AYDIN
Bir Eğitim Ayı Ramazan (HUTBE)
Nezir ERGENÇ
Nezir ERGENÇ
İnsan Hayvanla mı Yoksa Tanrıyla mı Kıyaslanmalı?
Mehmet DEVECİ
Mehmet DEVECİ
Umre Ziyaretimizden Notlar/3
Nusret AYDEMİR
Nusret AYDEMİR
Yürüyüş (İstikamet)
Mehmet M. GÜLAÇAR
Mehmet M. GÜLAÇAR
BAŞIMIZDA KULAK İSTİYORUZ
Hacı TÜRKAN
Hacı TÜRKAN
Erdoğan Semboldür
Fedakar KIZMAZ
Fedakar KIZMAZ
Raşel, Sen İnsanı Dinden İmandan Edersin!..
Fehmi DEMİRBAĞ
Fehmi DEMİRBAĞ
Ayla Seni Seviyorum
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
Dr. Yunus ÇOLAKOĞLU
İslam Dünyasında Şiddet ve Mikro Nüfuz Alanları
Mehmet ŞEREFOĞLU
Mehmet ŞEREFOĞLU
Bir Taşeronun Rüyası Olan Kadro
Esan GÜL
Esan GÜL
Çocuklarımız ve Adalet
İbrahim GEZER
İbrahim GEZER
Vicdanımız Kanıyor!
Aslan DEĞİRMENCİ
Aslan DEĞİRMENCİ
Selahaddin Eyyubi´siz Ortadoğu Arayışı
Nejdet DEMİREL
Nejdet DEMİREL
Said Alioğlu
Said Alioğlu
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
İstanbul için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:34 08:20 13:17 15:37 17:55 19:29
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.

Kanuni Sultan Süleyman
DOLAR
5.3429
EURO
6.0908
Ahmed Han (1817-1898)/Hindistanlı Fikir Adamı
O, Müslümanların Hindistan-alt kıtada yaşamlarını sürdürebilmeleri için iki faktörün varlığını öngörür: ‘´Ya Batı tarzı eğitim benimsenecek; ya da ilerleme ve Hindistan´da onurlu bir mevki elde etme şansı kaybedilecektir.´´
Tarih: 9.1.2019 12:51:39
Turan YAMAN

‘´Eğer insanlar körü körüne taklitten kaçınmazlar, yollarını aydınlatacak ışığın kur´an ve sahi hadiste bulabileceğine inanmazlar ve din ile çağın bilimlerini uzlaştırma yoluna gitmezlerse Hindistan´da İslam´ın adı okunmayacaktır.´´

SEYYİD AHMED HAN

Hayatı

17 Ekim 1817´de Delhi´de doğdu. Babası Seyyid Muhammed Müttakı Han´dır. Ataları, Şah Cihan devrinde Herat´tan Hindistan´a gelip yerleşmiş ve burada çeşitli devlet hizmetlerinde görev almışlardır. Neseplerinin Hz. Hüseyin vasıtası ile Hz. Peygamber´e ulaştığı yolundaki iddiadan dolayı aile fertleri “seyyid” unvanını taşımaktadır. Ahmed Han, ilk tahsilini annesinin nezaretinde geleneklere uygun olarak tamamladı. Daha sonra Farsça, Arapça, matematik ve geometri öğrenimi gördü; şiir ve edebiyatla ilgilendi; bu arada devrin önde gelen edipleriyle yakın ilişki kurdu. 1838 yılında babası Müttakı Han´ın ölümü üzerine hayatını kazanmak için çalışmak zorunda kaldı ve Delhi Ceza Mahkemesi zabıt kâtipliğine tayin edildi. Burada hâkim olan amcası Halîlullah´ın yanında meslekî bilgisini ilerletti. Bu sırada açılan hâkimlik imtihanını kazanarak 1841´de Manipûr´a stajyer hâkim oldu. Bir yıl sonra Fetihpûr Sikri´ye ve 1846´da Delhi´ye gönderildi. Delhi´de kaldığı dokuz yıl zarfında, resmî görevi yanında bir taraftan da kitap ve risâleler yazarak büyük bir şöhrete kavuştu.

1855 yılında daha yüksek bir hâkimlik derecesi olan “sadr-ı emîn” unvanı ile Bicnor´a tayin edildi. 1857 yılında İngilizler´e karşı başlatılan ve Hint tarihine “sipahi ayaklanması” olarak geçen hareket sırasında Bicnor´da bulunan Ahmed Han, tamamen İngilizler´e bağlı kaldı. Bicnor´daki birçok kadın ve erkek İngiliz´i Meerut´a göndermek suretiyle hayatlarını kurtardı. Bu hareketi İngilizler tarafından takdirle karşılanarak kendisine “Star of India” (Hint yıldızı) nişanının Companion rütbesi verildi. Daha sonra intikam almak için mukabil harekete geçen İngiliz askerlerine karşı, bu defa mâsum halkın kurtarılmasında büyük hizmetleri oldu. Hareketten sonra kendisine, hizmetlerine karşılık olmak üzere yerlilerden müsadere edilen ve yıllık on beş bin İngiliz lirası gelir getiren bir mülk bağışlandıysa da kabul etmedi. 1857´den sonra Murâdâbâd´da daha üst bir derece olan “sadrü´s-sadr” unvanı ile hâkimlik görevine devam etti. 1859´da eşini kaybeden Ahmed Han, aynı yıl Murâdâbâd´dan Gazîpûr´a ve 1864 yılında Aligarh´a giderek hâkimlik görevini sürdürdü. Burada da müslümanların eğitim düzeyinin mutlaka yükseltilmesi gereği üzerinde önemle durdu.

Ahmed Han, 1869 yılında oğullarıyla birlikte İngiltere´ye gitti. On yedi ay müddetle meslekî tetkiklerle birlikte İngiliz üniversite teşkilâtını da inceledi. Özellikle Kraliçe Victoria´dan ve İngiliz devlet adamlarından büyük ilgi gördü. Hindistan´a dönüşünde Tehzîbü´l-ahlâk, adıyla aylık bir gazete çıkararak müslümanları Batı kültürüne ve İngiliz hükümetine ısındırmak için çaba gösterdi; din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması ve dinin her işe karıştırılmaması gerektiğini savundu. 24 Mayıs 1875´te, Kraliçe Victoia´nın doğum yıldönümünde, en büyük eseri sayılan Aligarh´taki Mohammadan Anglo-Oriental College´i kurdu. 1876´da mesaisini tamamen okula vermek istediği için hâkimlik görevini bıraktı ve Aligarh´a yerleşti. 1877´de kraliyet nâibi Lord Lytton yeni kolej binasının temelini attı; 1878´de Cambridge ve Oxford örnek alınarak yüksek öğretim sınıfları açıldı. Bu kolej Ahmed Han´ın ölümünden sonra 1920 yılında üniversite haline getirildi. Hindistan´daki günümüz müslüman aydınlarının birçoğu Aligarh Koleji veya üniversitesinde yetişmiştir.1886´da ülke müslümanlarını eğitim, öğretim ve siyaset alanlarında aydınlatmak amacıyla ve her yıl toplanmak üzere, The Mohammadan Educational Conference´ı (İslâm Eğitim Konferansı) başlattı. Aynı yıl Hint aydınları tarafından kurulan All-India National Congress´e karşı çıkarak müslümanların bu harekete karışmamaları için bütün gücüyle çalıştı. 1887´deki İslâm Eğitim Konferansı´nda Millî Kongre´yi şiddetle tenkit etti. Onun kanaatine göre müslümanlar, İngiliz hükümetinin aleyhine olan Millî Kongre ile birlik oldukları takdirde İngilizler´in teveccühünü kaybedecekler ve bu kuruluşun istediği seçim tarzı getirilirse mağdur olacaklardır. Onun bu çabaları İngiliz hükümetince büyük bir memnuniyetle karşılandı ve kendisine “Sir” ve “Knight Commander of the Star of India” (Hint yıldızı nişanının şövalye kumandanı) unvanı verildi. 1889´da Edinburg Üniversitesi tarafından fahrî doktor unvanıyla taltif edildi. 27 Mart 1898 tarihinde Aligarh´ta öldü.

Ahmet Han´ın Düşünce Dünyası

Ahmet Han´ın düşünce dünyasını iyi anlaya bilmek için onun geçirdiği zihinsel dönüşümleri iyi bilmek lazım. Yaşamı boyunca gerek aldığı eğitimler gerek de Hindistan´ın İngilizler tarafından ekonomik ve kültürel açıdan yoğun bir biçimde sömürülmesi onun fikir ve düşünce dünyasının şekillenmesinde önemli etkenler olmuştur. Çocukluğundan itibaren dini ilimlerle ilgili yönü ağır basan bir eğitim alan Ahmed Han gençliğinde ise resmi eğitimin yanı sıra, merak ettiği Tıp, Astronomi, Matematik, Geometri vb. pozitif bilimlerde özel dersler aldı. 30 yaşlardan itibaren tekrardan İslami ilimlere yönelerek Fıkıh, Fıkıh usulü, Arap Edebiyatı, Tefsir vb. alanlarda yoğun bir okuma sürecine girdi. 1857 yılında Hindistan´daki askeri hareketin Hindu ve Müslümanlar açısından başarısızlıkla sonuçlanmasının akabinde, Ahmed Han´ın fikir dünyasında birtakım değişimler görülmeye başlanır. Bu değişimin bir sonucu olarak o, Müslümanların Hindistan-alt kıtada yaşamlarını sürdürebilmeleri için iki faktörün varlığını öngörür: ‘´Ya Batı tarzı eğitim benimsenecek; ya da ilerleme ve Hindistan´da onurlu bir mevki elde etme şansı kaybedilecektir.´´ Ahmed Han´ın yaşamındaki en önemli dönüm noktalarından birisi de iki oğluyla beraber İngiltere´ye yaptığı ziyarettir. Bu ziyaret ona, kendi tabiri ile İslam´a değil de, geleneksel görüşlere bağlı kalmanın Müslümanları geri bıraktığını öğretmiştir.

İslâm´ın akılla uzlaştığını kabul eden Ahmed Han Avrupa akılcılığı ve tabiat felsefesinin geniş ölçüde tesirinde kalmıştır. İnanç sistemlerini değerlendirirken “tabiata uyma” ilkesini kabul etmiş ve İslâm´ın bu ölçüye en çok uyan bir din olduğu sonucuna varmıştır. Aklı en önemli standart sayarak İslâm´ı buna göre açıklarken radikal İslâmî yorumu canlandırmak yerine, Ortaçağ İslâm filozoflarının sudûr* görüşünü yoruma tâbi tutarak benimsemiş ve Allah´ı ilk sebep şeklinde ifade etmiştir. Ona göre kâinatta sebep-sonuç prensibi hâkimdir ve kâinat bu prensibe bağlı olarak yönetilir. Bütün varlıkların yaratıcısı, yani ilk sebebi Allah´tır. Allah, tabiat kanunlarını yaratmış ve kesinliğe bağlamıştır; bu yüzden kâinatta bu kanunlara aykırı hiçbir şey cereyan etmez. Bu anlayıştan hareket eden Ahmed Han, peygamberler, mûcize vb. konularla ilgili nasları tabiat kanunlarına uygun bir şekilde yorumlamaya çalışır.

Kur´an-ı Kerim

Ahmet Han Kur´an-ı Kerimi dini ve dünyevi meseleler ayrımı açısından şu şekilde değerlendirmektedir:

‘´Kur´an´ın bütün içeriği dini değildir. Bazı müfessirlerin de belirttiği gibi, ancak beş yüz veya daha az ayet dünyevi mahiyet arz etmektedir. Ancak Kur´an´ da zikredilen dünyevi meseleler, onların dinin bir parçası olduğu anlamına gelmez.´´

Ahmet Han´ın burada zikrettiği ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla ona göre dünyevi vakıalar vahyin konu edinmediği meselelerden ibaret değildir; bilakis Kur´an-ı Kerimde dünyevi meselelerde konu edinilmiştir.

Ahmed Han´ın tefsirine giriş olak kaleme aldığı et-Tahrir Fi Usuli´t Tefsir adlı risalesinde amacından şöyle bahsetmektedir:

‘´Klasik tefsir literatüründe, farklı ve geniş iklimlerde, gelecek çağlar için kılavuzluk edecek ilkelerin altının çizilmesi, yedinci yüzyılın başındaki Arapların şartlarından çok daha farklı şartlarla karşılaşabilecek Müslüman topluluğun herhangi bir meselesinin çözümü için nihai bir kaynak olarak Kur´an´ın konumunun belirlenmesinin söz konusu olmaması dolayısıyla var olan boşluğu doldurmak.´´

Ahmet Han´a göre; Allah´ın kelamı olan Kur´an ile Allah´ın işi olarak ifade ettiği tabiat arasında tam bir uyum söz konusudur. Kur´an-ı Kerimin zamanın değişimlerine uyum göstermesi gerektiği yönündeki kanaati için bir çıkış noktası olarak alan Ahmet Han, ‘´Sana Kitabı indiren O´dur. O´nun bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri ise müteşabihtir (…) ayetini yorumlarken, Kur´an´da birincil ve ikincil derecede önem verilen konuların olduğuna dair iddiasını yenilemekte ve ikincil derecedeki hükümlerin varlığını, İslam´ın tam bir tabiat dini olduğunu ve dolayısıyla da her dönemin kendine has şart ve anlayışı ile uyum içinde olduğunu gösteren bir kanıt olarak ele almaktadır.´´

Kur´an´ın kesinliğine helal getireceğini iddia ederek klasik nesih anlayışını reddeder. Ona göre Kur´an-ı Kerim herkes tarafından ulaşılabilecek ve herkesin rahatlıkla kendisinde hakikati arayabileceği bir kitaptır.

Hadis

Sahâbe ve halefleri, naklettikleri hadislerde bizzat Hz. Peygamber´in kullandığı lafızları kullanmayıp kendi ifadeleriyle rivayet etmişlerdir; böylece hadis metinleri kitaplara son râvinin ifadesi ile girmiştir. Bundan dolayı, bu râviye kadar Hz. Peygamber´in ifadesinin ne derecede korunduğunu tespit etmek çok güçtür. Râvinin, hadisi ve ifade ettiği mânanın mahiyetini anlayamaması sonucu, asıl metnin tamamen yanlış bir ifadeye bürünmesi de mümkündür. Hadis bilginleri, hadis ricâlinin güvenilir olup olmadığı hakkında tenkitler yürüttükleri halde, hadisin metni hakkında tenkitte bulunmamışlardır. Buna göre hadis akıl ve dirâyet* yoluyla sabit olmadıkça kabul edilemez. Ahmed Han, Hz. Peygamber´in hadislerde beliren söz ve fikirlerine karşı saygılı olmakla beraber bu nakillerin peygamberin hayatındaki fonksiyonunu ifa edeceği görüşünde değildir. O, bu kanaatiyle hadisin otoritesini kabul etmeyen ve Kur´an´la yetinen bir telakkiyi benimsemektedir. Ona göre, İslâm âlimlerinin görüş ve kanaatleri doğru veya yanlış olabilir. Yanlış olması halinde düzeltilir ve bu durum Kur´an´a zarar getirmez. Çünkü Kur´an ıslaha muhtaç değildir. Geçmişte İslâm âlimlerinin siyasî, içtimaî, hukukî, iktisadî vb. meselelerle ilgili münakaşa ve münazaralara getirdikleri çözüm tarzları fıkıh kitaplarında toplanmış ve sonraki nesillere kanun, şeriat ve İslâm´ın kendisi imiş gibi sunulmuştur. Âlimlerin şahsî görüş ve kanaatlerinden ibaret olan bu çözüm tarzlarının mükemmel ve değişmez bir hayat nizamı olduğuna inanılmış, fıkhın her sahada yeterli olduğu görüşü yayılmış, böylece Müslüman topluluklar fikrî donukluğa sürüklenmişlerdir.

Peygamberlik, Kıssalar ve Mucizeler

Seyyid Ahmed Han Bakara, Şuara ve Taha suresinin ayetlerinde anlatılan Hz Musa´nın Kızıldeniz´i geçmesi hadisesi hakkında, ‘´müfessirlerin tamamı bu olayı bir mucize olarak takdim etmişlerdir. Halbuki bu tabiat kanununa aykırıdır´´ diyerek mucizenin imkanı konusunda olumsuz görüş beyan etmiştir. Nitekim Ahmed Han´a göre, Allah´ın kavli ve fiili olmak üzere iki tane vaadi vardır ve Allah bunların dışına çıkmaz. Tabiat kanunları Allah´ın fiili vaatlerine misal teşkil etmektedir. Mucizelerin fiili vaatlerin dışına çıkmak anlamına geldiğinden mucizeleri kabul etmediğini söylemektedir. 

Ahmet han mucizenin tabiatın kanunlarıyla çeliştiğine dair iddiasını ispatlamak için Kehf suresinde adı geçen Ashab-ı Kehf´i örnek verir. O, Ashab-ı Kehf´in bir mağaraya kapanıp, ölmeksizin asırlar boyu mucizevî bir uykuya daldıkları şeklindeki geleneksel izaha karşı çıkar. Ona göre ‘´bunlar gerçekte ölmüşlerdi ve havanın nüfuz edemeyeceği bir yerde uzanmış bulunan cesetleri mumyalanmış haldeydi. Bu sebepten bir gözleme deliğinde bakıldığında hiçbir zarar görmemiş canlı vücutlar gibi göründüler. Dolayısıyla, insanlar onları gördüklerinde uyuduklarını zannettiler.´´

Bu anlayıştan hareket eden Ahmed Han, peygamberlerin mûcizelerini ve velîlerin kerâmetlerini kabul etmeyip bunlarla ilgili nasları tabiat kanunlarına uygun bir şekilde yorumlamaya çalışır. Ona göre vahiy tabii bir olaydır ve peygamberin melek vasıtasıyla değil, kendi sahip olduğu istidatla ilâhî kelâmı duyması halidir. Buna göre peygamberlik de istidada bağlı tabii bir olaydır. Nasıl ki bütün istidatlar insanın fizik yapısıyla ilgiliyse, Allah tarafından verilen nübüvvet de peygamberin fizik yapısına bağlı bir özelliktir. Bu bakımdan peygamber ana rahminde iken de peygamberdir. Nübüvvet Hz. Muhammed´le sona ermiştir. İslâm Peygamberi´nin her sözü, konusunda söylenecek en son sözdür. İşte bu özelliğinden dolayı o son peygamberdir. Kendisinden sonra bin peygamber de gelse, onun söylediklerinden başka bir şey söylemeleri mümkün değildir. Kur´an en mükemmel prensipleri ihtiva eder ve değiştirilemez.

Cennet-Cehennem

Seyyid Ahmed Han´a göre; cennet-cehennem ve bunlara nispet edilen şeyler aslında birer sembolden ibarettir. Çünkü kuranın indiği dönemde ki insanların Kur´an´ın mesajını daha iyi anlayabilmeleri için cennet, cehennem, berzah âlemi, şeytan, melek, hesap günü,  gibi sembollere başvurulmuştur. Buradaki semboller nüzul döneminde yaşayan insanların kavrayıp anlayacağı şekilde dizayn edilmiştir. Ama günümüzdeki insanların bu sembollerden çıkardığı anlamlar çok farklı olduğu için bunların yeniden yorumlanması gerekir.

Hırsızın Elinin Kesilmesi ve Kölelik Meselesi

Seyyid Ahmed Han´a göre hırsızın elinin kesilmesi ile kölelik meselesi tamamen Kur´an ayetlerinin nazil olduğu dönemin şartlarıyla ilgilidir.

Hırsızın elinin kesilmesi ile ilgili şunları söylemektedir:

´Hapishanede insanın hapsedilebilmesi ve bakımının sağlanması için gereken şartları sağlayamayan bir toplum ve bir zamanda bu cezanın, zaman değiştiği ve suçlular için daha uygun cezalandırma yöntemleri bulunduğu halde mücrimlerin el ve ayaklarının kesilmesi şeklinde uygulanması durumunda barbarca bir iş yapılmış olur.´´

Kölelik konusunda ise İbtal-i Gulami, Hutebat ve Makalat adlı eserlerinde şu görüşleri öne sürmektedir:

‘´Hz. Peygamber, kölelerin içinde bulundukları durumu düzeltmek için elinden geleni yapmış ve bu gayri insani uygulamayı tadil etmiştir.

Kölelik, gayri insanidir çünkü: insanın köleleştirilmesi, onun özgür ruhuna aykırı bir davranıştır. Zira insan, hür ve akıllı bir varlık olarak zihni ve fiziki kabiliyetlerle yaratılmış ve bunların kontrolü tamamen kendisine verilmiştir.

İslam, Mekke´nin fethinden sonra köleliği nihai olarak yasaklamıştır. Dolayısıyla Kur´an-ı Kerim´de yer alan kölelikle ilgili emirler yalnızca o zaman var olan kölelere işaret etmiştir. (…) Sonradan hilafet idaresi müstebit kişilerin eline geçince kölelik, savaş olgusunun da etkisiyle bazı fakihler tarafından yeniden gündeme taşındı. Savaş esirlerinin mübadelesi modern bir uygulama olduğu için eski devirlerde savaş esirlerini köleleştirmekten başka çıkar yol yoktu. Artık günümüzde esir mübadelesi uygulamasına başvurulabildiğine göre kölelik müessesine başvurmak anlamsızdır.´´

Seyyid Ahmed Han´ın hırsızın elinin kesilmesi ve kölelik konusunda yukarıda sarf ettiği düşünceleri göz ününde bulundurduğumuzda ona göre bu konular tamamen döneminin kendi şartlarında değerlendirilmesi gerekir. Günümüzde suçlara verilecek farklı bir takım cezai yöntemler oluştuğu için bu tür meseleleri artık eski usullerle çözmek yerine yeni çözümlerle bu konuları çözmemiz gerekiyor.

Eserleri

Ahmed Han´ın yazarlığını üç devreye ayırmak mümkündür:

1. 1857 yılına kadar olan gençlik döneminde eserlerinde geleneksel üslûp ve ifade hâkimdir. Bu dönemde, dinî ve tasavvufî konularda Cilâü´l-kulûb bi-zikri´l-mahbûb (1839); Câm-ı Cem (Delhi 1840); Şîa´ya reddiye olarak yazdığı Tuhfe-i Hasan (1844), Kelimetü´l-hak (1849), Râh-ı Sünnet ve Bidat (1850); Delhi´nin arkeolojik tarihine dair Âsârü´s-sanâdîd (Delhi 1854, 2. bs.) ve Gazzâlî´ye ait Kimyâü´s-saʿâde´nin bazı bölümlerinin Urduca´ya tercümesi gibi çalışmaları vardır.

2. 1857-1869 yılları arasında, daha çok sipahi ayaklanmasının meydana getirdiği yeni şartlar çerçevesinde memleketinin genel ve siyasî durumu ile ilgili eserler yazdı. Târîh-i Serkeşî-yi Bicnor´da 1857-1858 yılları arasında cereyan eden olayları ele aldı. Ayrıca Esbâb-ı Begavât-ı Hind (1859) ve Loyal Muhammadan of India´yı (1860-1861) yazdı (bu eserler için bk. Hafeez Malik, Political Profile of Sir Sayyid Ahmad Khan, s. 7-329). Onun bu döneme ait eserlerinde genellikle bir uzlaşma eğilimi görülür. Gayesi müslümanlarla İngilizler arasındaki siyasî bağları güçlendirmektir. Tahkık-i Lafz-ı Nasârâ, İncil tefsiri olan Tibyânü´l-kelâm (Tebyînü´l-kelâm) (1862), Risâle-i Ahkâm-ı Taâm-ı Ehl-i Kitâb (1868) bu devrede yazılan eserlerindendir.

3. 1869´dan ölümüne kadar geçen zaman, onun düşünceleri ve eserleri itibariyle hayatının en verimli devresidir. İngiltere´de bulunduğu sırada Sir William Muir´in Life of Mohamet adlı eserine cevap olarak Hutabât-ı Ahmediyye´yi yazdı. Daha sonra telif etmeye başladığı ve ilk cildi 1880´de yayımlanan Tefsîrü´l-Kur´ân´ı on yedinci cüze kadar yazabildi. Bu eserin İsrâ Sûresi´ne kadar olan kısmı altı cilt halinde yayımlanmıştır (1880-1895). 

Kaynakça

  1. Mustafa Öztürk, Tefsir Tarihinde Ehli Kur´an Ekolü, Ç.Ü İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, Ocak-Haziran 2003.
  2. Özgür Kavak, Modernizm´in Dönüştürücü Etkisi; Seyyid Ahmed Han ve Ahkamın Dünyevileşmesi, Divan İlmi Araştırmalar Dergisi, Sayı 14, Yıl 2003.
  3. İhsan Eliaçık, Müslüman Körlerin Tanımadığı Babürlü; Seyyid Ahmed Han.
  4. İslam ansiklopedisi, Hindistanlı Tanınmış Fikir Adamı, Cilt 2 Yıl 1989.
  5. Şaban Ali Düzgün, Seyyid Ahmed Han (1817-1898) ve İlm-i Kelamın Ondokuzuncu Yüzyılda Yeniden Teşekkülü, İslam Araştırmaları Dergisi, Cilt 8, Sayı 1, Yıl 1989.
Anahtar Kelimeler: AHMED, 1817, 1898, Hindistanlı, Fikir, Adamı
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa: