Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

MEHMET AKTAŞ´IN GEZİ NOTLARI: "HABEŞ MEKTUBU"

Bu yazdıklarımı kaleme almadan önce evde çocuklara anlatırken benim küçük kız Afra hafif tebessüm, yarı şaşkınlıkla ´Sahi baba sen onlarla hangi dilde konuştun?´ diye sordu bana. Afalladım kaldım. Evet kız haklı. Bildiğim birkaç kelime ingilizce, üç beş

MEHMET AKTAŞ´IN GEZİ NOTLARI:

Sabah horoz sesleriyle açtım gözlerimi. Ortalık aydınlanmış, güneşin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Güneyden kuzeye yönelip sabah namazını kıldıktan sonra altıncı kattaki odamdan dışarı baktığımda, ormanlarla kaplı Entoto Dağı´nın eteklerine dantel gibi sarılmış Addis Ababa´yı buldum karşımda.

Aralara serpiştirilmiş gecekonduları görmezden gelirsek, yeşillikler arasında boy gösteren irili ufaklı yüksek binalar farklı ve modern bir görünüm kazandırmıştı bu iki bin beş yüz rakımlı Afrika şehrine.

Kahvaltıdan sonra yirmi kişilik gurubumuzun ilk durağı Türk Büyükelçiliği oldu. Tika, Anadolu Ajansı, Diyanet ve Maarif Vakfı yetkililerinin de hazır bulunduğu görüşmede Büyükelçimiz Fatih Ulusoy sanki önceden kulağına fısıldamışım gibi Necaşi´yle başladı sözlerine.

Ümmü Eymen, Bilal-i Habeşi ve Tika´nın Necaş´ta yapmakta olduğu Külliye´yi de sözlerine ekleyince ´Tamam´ dedim, dokuz yüz seksen kilometre uzaklıktaki Necaş´a gitmek için Başkan´dan izin almam sandığım kadar zor olmayacak.

Öyle ya, dervişin fikri ne ise duymak istediği de odur. Gün boyu süren Etiyopyalı Müslüman iş adamları ile yaptığımız görüşmelerde benim için öne çıkan tek kelimeydi Necaşi. O´nu ve Ashab´ın ilk hicret yurdu olan toprakları görmeden dönmek, memleketine uğrayıp da varlık sebebi olan ana babasını görmeden dönen evladın haline benzerdi.

Şükürler olsun ki hiç zor olmadı. Rampa aşağı gaza basmadan kendiliğinden giden araç gibi zor görünen işler bir çırpıda hallolmuş, Etiyopya havayollarına ait uçağımız bir saat on dakikalık uçuşun ardından Mekele Alula Abenaga Havaalanına inmişti bile. Artık bundan sonrası kolaydı, yaya da olsa tek başıma Necaşi´ye gidebilirdim.

Lacivert kanvas pantolonumun altında spor ayakkabı, üstümde krem rengi çift taraflı mont, elimde Koska´nın lokum poşetleri, omuzumda her umreye gidişimde kullandığım kahverengi çantayla aprona ilk adımı attığımda hiç beklemediğim bir manzarayla karşılaşıyorum.

En önde özel kıyafetleri içinde bando takımı ile görüntü almaya çalışan kameramanlar, sağa sola koşuşturan takım elbiseli kravatlı siyahî görevliler, arkada Etiyopya bayraklarıyla koridor oluşturmuş erkeklerle, beli kuşaklı beyaz elbiselere bürünmüş zılgıt çeken kadınlar...

Belli ki önemli bir şahsiyeti karşılamaya gelmişler. Bekledikleri şahsı tahmin etmek benim için hiç de zor değil. Kesinlikle karalara bürünmüş, siyah serpuşlu, kısa boylu, dolgun suratlı, şişman ve dik bakışlı siyahî bir papazı bekliyorlardır. ?Yuh olsun size!´ diye mırıldanıp hızlı adımlarla kendimi havaalanının dışına attım.

/resimler/2018-4/23/0916068470741.jpg


Sanki dışarısı çok farklı... Aynı manzaranın bir benzeri de burada... Okul formalarıyla yolun iki kenarına dizilmiş kızlı erkekli çocuklar, Filedelfiya´yı ziyaret eden Hadriyanus için hazırlanan karşılama töreni gibi önlerinden geçecek olan papaza bayrak sallayıp alkış tutacaklar. Belki içlerinden birkaç tanesi papazın elinde taşıdığı elle yontulmuş tahta haçı öpme fırsatı yakalayacak. Nur içinde yatasın sen Ey Necaşi!.. İyi ki benim gördüklerimi sen görmüyorsun.

Dışarıda bekleyen şoförümün elindeki AKTAS yazılı dosya kağıdını görünce uzaktan kendisine el salladım, tebessümle karşılık verdi. Selam ve kucaklaşmanın ardından papaz için hazırlanmış o süslü koridoru geçip Mekele şehir merkezine doğru yola koyulduk. Beni hristiyan sanmayacaklarını bilseydim kesinlikle çocuklara el sallardım ama buna teşebbüs dahi etmeden yolumuza devam ediyoruz.

Tanışma faslında adını sorduğum şoförüm ´Salamon´ diye cevap verdi. Anlamakta zorlandım. Süleyman´ın Habeşçe karşılığı olabilir diye düşünüp ´Süleyman Nebi yani´ dedim. He hü deyip geçiştirdi.

Tatmin edici bir cevap alamayınca ´Müslüman mısın?´ dedim, ´Hristiyanım´ dedi. Bana bu arabayı ayarlayan Yohannes´in kardeşi olduğunu söyledi. Yohannes´i bulan da bizim grup rehberimiz Habeşli İbrahim Cibril.

Benim için "no problem". Yeter ki beni sağ salim Necaşi´ye ulaştırsın. Başka bir şey istemiyorum. Benim dinim bana, sizin dininiz size. "Leküm dinüküm ve liyedîn..."

Mekele´den sonra Alula ve Vukro şehirlerini geçip keçilerin otladığı seyrek ağaçlı yamaçlara doğru tırmanmaya başladık. Buraya kadar geçtiğimiz yerlerde müslümanlara ait bir ize rastlamadım. Her yerde hristiyan emareleri vardı. Tarlasına giden köylülerle meraya çıkan çobanlar bile yol kenarındaki kiliselerin duvarlarını öpmeden devam etmiyorlardı yollarına.

Bizdeki sapık tarikatların ritüellerini andıran bu tür görüntüleri daha sonra Büyükelçilik´te görüştüğüm Misyon Şefi Ahmet Gazi Bey´e anlattığımda ´Aynen öyle Mehmet Abi´ demişti, ´Körü körüne bilinçsizce bir bağlılık işte.´

/resimler/2018-4/23/0935263962096.jpg



Bir buçuk saatlik yolculuğun ardından toprak yola saparak girdiğimiz Necaş, benim elli yıl önce yaşadığım köyün sanki tıpatıp kopyasıydı. Çoğunluğu taş duvarlı evlerden oluşan dağınık yapılı sessiz sakin bir dağ köyü.

Kapı önlerine bağlanmış inek ve keçiler... Başıboş dolaşan oğlaklar... Gıdaklayan tavuklar... Çift kefeli teraziyle tartım yapılan derme çatma bakkallar... Aylak aylak dolaşan ihtiyarlar... Duvar diplerine çömelmiş çocuklar... Güneş altında taş kıran duvar ustası ve ameleler... Ellerindeki tuğlarla örgü ve dantel dürtükleyen eyvanlara oturmuş gelinlik kızlar... Ve bir de etrafa meraklı gözlerle bakan ben...

Evet, benden başka köyde bir tane olsun yabancı yok. Tika´nın yaptırdığı Külliye´nin önünde arabadan indiğimde kısa boylu genç bir Habeşli ´Hoş geldin Abi´ deyince şaşırdım. Yerlilerin bile yaşamaktan imtina ettikleri bu dağ başında Türkçe konuşan birine rastlayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.

Salih isimli bu genç Tika Ofisi´nde görevli olduğunu söyleyip beni ofise davet etti. Mutfakta işçilere yemek hazırlayan kızların ikram ettiği çaylarımızı yudumlarken hasbihal edip çalışmalar ve merak edeceğimi tahmin ettiği konular hakkında genel bilgiler verdi.

Elimde taşıdığım hediyeleri gerçek yerlerine ulaştıracak adamı bulduğumu düşünüp kendisine teslim  ettim. ´Lokumları cumada dağıtırız Abi´ dedi, ´Çorapları da işçilere veririz´. Külliye´de çalışan işçilerin inançlarını sorduğumda, ´Müslüman da var hristiyan da. Etiyopya´da din ayrımı yoktur´ dedi.

/resimler/2018-4/23/0920403007286.jpg

Bir gün önceki görüşmelerimizde Müslüman iş adamlarından öğrendiğime göre din faktöründen ziyade milli duyguların öne çıktığı yüz milyon nüfuslu bu ülkenin yarıdan fazlasının Müslüman olmasına rağmen yönetim, askeriye ve memuriyet hristiyanların elinde, ticaret ve para Müslümanlarda.

Alt sınıfın ortak paydası ise dilencilik. Dağ başına da çıksanız, anında kalabalık bir dilenci ordusu sarıyor etrafınızı. İçlerinde başı takkeli müslüman da var, boynuna haçlı kolye takmış hristiyanlar da. ´Param yok, isterseniz şu ayağımdaki donu çıkarıp vereyim´ deseniz ´Hayır´ demeyecek kadar ısrarcılar.

Yiğidi öldür, hakkını ver. Önce şunu kabul etmek lazım; Habeşliler gerçekten güvenilir insanlar. İkincisi ezan okunduğunda herkes namaza koşar. Vakit namazlarında bile camiler tıklım tıklım doludur. Yalnız tek sorun, üç buçuk milyonluk başşehirde sadece üç tane büyük caminin olması. Mahalle aralarında küçük mescidlerin olduğunu söylüyorlar ama ben öyle bir mescide rastlamadım.

/resimler/2018-4/23/0922065977711.jpg

Salih´e cebimde taşıdığım paradan söz ettim, ´Bakarız´ deyip geçiştirdi. Sohbeti kısa kesip ziyarete geçmek istiyordum, abdesthaneyi gösterdi. Birlikte Eyüp Sultan´ın avlusuna benzeyen cami bahçesine geçtiğimizde bizi İmam Adem Muhammed ve yanındaki yaşlılar karşıladı.

İki rekat şükür namazı için Osmanlı mimari stilinde yapılan yeni mescide yöneldim. Vasi´ isimli genç bana eşlik edip içeride temizlik yapan kadına kapıyı açmasını söyledi. Hatlarla süslü, ahşap minberli bu şirin mescidin hiçbir eksiği kalmamış ama açılış için bir Türk yetkilinin gelmesi gerekiyormuş.

Namazımı kılıp ihtiyarların yanına döndüğümde Salih İmam´ı işaret ederek ´Buna verebilirsin´ dedi. Cebimdeki tomardan 100 Birr çıkarıp İmam´a verdim. Birr, Etiyopya para birimi. 8 Birr yaklaşık 1 Türk Lirası değerinde.

Yanındaki yaşlıları işaret eden İmam´ın ´Buna da verebilirsin´ dediği adamların hiçbirini boş geçmedik, tek tek hepsine birer yüzlük verdik. Bizim para dağıttığımızı gören Külliye işçisi kadın ve erkeklerden yanımıza gelenlerin hiçbirini geri çevirmedik.

Türbeye doğru ilerlerken arkadan bir kadın daha geldi. İmam ´Buna da ver´ dedi. Elini uzatan kadının alnının ortasındaki mavi dövmeli haçı görünce ´Ama bu hristiyan´ dedim. İmam ´Olsun, komşumuz´ dedi. Bin dört yüz sene önce bize kucak açan Necaşi´nin hatırına, eyvallah deyip bir yüzlük de o kadına verdik.

İhtiyarlar grubuyla türbeye girdiğimizde içlerinden en yaşlısı ellerini açıp uzun bir selamlama duası yaptı. İhtiyarın selamlaması bittikten sonra Necaşi´nin başucunda dikilip kendi bildiğim dualarımı okudum. Türbenin içinde ve dışarıda Necaşi´den başka üçü kadın tam on beş sahabi yatmaktaydı.

/resimler/2018-4/23/0924142073946.jpg



Mescid, türbe, aşevi ve çevre düzenlemesi Necaşi Ashame´ye yakışır şekilde gerçekten mükemmel olmuş. Bu tür yapılar ülkelerin tapularıdır. Necaş´a yaklaşırken karşıma çıkan kuş uçmaz kervan geçmez piramit şeklindeki yüksek dağın zirvesine oturtulan ortodoks kilisesi de bu amaçla yapılmış olmalı.

Bugün Filistinliler´e güç veren de o tarihi eserler değil mi. Emevî, Eyyûbî ve Osmanlı´nın imza atar gibi bıraktıkları tarihi yapılar. ?Burası bize ait arkadaş´ demenin taşla söylenmiş hali.

Türbede gördüğüm tek kusur, Necaşi için yapılan sandukanın mozoleye benzetilmesi. Belki bizimkiler ileride siyah mermerin üzerine atacakları yeşil bir çuhayla bu ayıbı örterler.

İhtiyarlar grubundan ayrılıp Salih´le tekrar ofise geldik. Namaza yaklaşık bir saat vardı. Gönüllü mihmandarıma biraz olsun uyumak istediğimi söyleyince bana misafirhaneyi gösterdi. ´Namaz vakti gelir seni uyandırırım´ deyip çıktı.

Cuma namazını yeni yapılan mescidin hemen yanındaki birkaç lambayla aydınlatılan eski, harabe bir mescidde kıldık. İmam hutbesini, minber olarak kullandığı masa üstüne konmuş halıyla kaplı bir koltukta okudu. Elli altmış kişilik cemaate lokumlarımızı dağıtıp çıktık.

Salih´in davetini kibarca geri çevirip öğle yemeği için İmam´ın evine yöneldik. Sofrada pasta gibi kızarmış yağlı kapanç ekmeği ile taş gibi donmuş hakiki çiçek balı vardı. Yemekten sonra İmam´la birlikte kapısı her an açık duran Ofis´in tam karşısındaki Ali Dayı´nın evine geçip mangal üzerinde Zehra kızımızın cebenede pişirdiği kahvelerimizi içtik.

/resimler/2018-4/23/0926082076156.jpg



İkindiden önce köyün dışında dolaşırken karşıma on üç yaşlarında bir çocuk çıktı. Doğal olarak elini açtı ´Bozuk yok´ dedim. Birkaç adım attıktan sonra geri dönüp baktım. Boynu bükük çocuk eli açık vaziyette mırıldanarak bana bakıyor. ´No mani, mafi fülus´ diyorum ama nafile, çocuk oltasına takılan sazanı bırakmak istemiyor. Sonunda galip gelen o oldu. ´Gel´ dedim, köyün içine doğru yürüdük. Elimdeki yüzlüğü bozdurup yarısını çocuğa vermeyi düşünüyorum.

Biz peş peşe bakkala doğru giderken omuzuna koyduğu bastonun iki ucundan tutunmuş renkli fesli, ak sakallı bir ihtiyar çıktı karşımıza. ´Al´ dedim ihtiyara, ´Yarısı senin, yarısı da bu çocuğun. Haydi bana eyvallah´ deyip mescide yöneldim.

İkindi sonrası Necaşi ve Ashab-ı Kiram´a son ziyaretlerimi yaptım, Tika´nın yaptırdığı mescidde iki rekat veda namazı kılıp yola çıkmak üzere ofise dönmek istiyorum. Mescid sorumlusu Vasi´ kapıyı açtırdı ama kerata gözlerini gözlerimden hiç ayırmıyor. ´Mutlaka bu benden ikinci kere para isteyecek ama nasıl isteyecek´ diye merak ediyorum.

Namazdan sonra ayakkabılarımı giyerken nihayet dili çözüldü: ´Sen herkese verdin ama babaya vermedin´ dedi. ´Baba Mekele´ye gitmişti´. Umut edeni boş çevirmemeyi rahmetli anacığımdan öğrenmiştim. Hiç bozuntuya vermeden ´Öyle mii?´ dedim Vasi´ye, ´Al o zaman bu yüzlüğü de babaya ver´.

Akşam serinliğinde dönüş yolundayız. Mekele´ye girerken şoförüm ´Uçuş saatine daha var, istersen bir yerde durup çay kahve içebiliriz´ dedi, ´Olur´ dedim. Arabamızı Diana´nın cadde üstündeki kahvehanesinin karşısına çektik, Salamon ´Kahve´ ben ´Çay´ dedim.

Anlaşılan burası turistlerin uğrak yeri. Hemen sol yanımıza oturan üç alman turist ´Tri bir´ dediler, Diana üç şişe bira getirdi. Geçen yarım saat süresince gördüğüm her yaştan Avrupalı turist, sanki babasının mülkünde dolaşır gibi dolaşıyordu Mekele´de. Bizden rahatlardı vesselam...

Asıl beni kahreden ise, benim Kudüs´te yahudilere karşı Filistinliler´le yaptığım ´Çak´ı, burada Avrupalılar´ın Habeşliler´le yapması. Sadece Mekele´de değil, başkent Addis Ababa´da da durum aynı. Zengin ağabeyle fakir küçük kardeş rolünün gerçek hayata yansımasını izliyoruz içimiz burkularak. ´Ahh!´ çekiyoruz.

/resimler/2018-4/23/0935483650087.jpg

İşin garibi, Avrupalılar bu bakir Afrika ülkesinde zevk ü sefa peşinde koşarken, bırakın Müslümanları hristiyanlara sadaka veren de biziz. Din ayrımı gözetmeden el açan her sâilin eline mutlaka bir şeyler koyuyoruz. Ama sonuçta değerli olan yine onlar, yine onlar. Yani Ekabirler...

Mekele havaalınında cebimde kalan son iki yüzlüğün birini şoförüme bahşiş verip uçağa geçiyorum. Gece 22:00´de Addis Ababa Havaalanına indiğimde beni karşılamaya gelen kimsenin olmadığını görünce mecburen bir taksiciye ´Magnolya Hotel´e çek!´ diyorum.

Otelin önünde arabadan inerken cebimde kalan son yüzlüğü taksiciye uzattığımda adam ´Bu ne?´ der gibi suratıma baktı. ´Tamam´ dedim, ´Bekle!´ İbrahim Cibril resepsiyondaydı. Taksiciyi gösterip ´Şu adamın parasını öde, ben sana sonra veririm´ dedim.

Olayı uzaktan izleyen bizim İGİAD koordinatörü Sinan bana bakıp muzipçe gülmeye başladı. ´Hayırdır Sinan niye gülüyorsun?´ dedim, ´Ben zaten senin paraları bitireceğini biliyordum Abi!´ dedi, gülüştük.

Bu yazdıklarımı kaleme almadan önce evde çocuklara anlatırken benim küçük kız Afra hafif tebessüm, yarı şaşkınlıkla ´Sahi baba sen onlarla hangi dilde konuştun?´ diye sordu bana. Afalladım kaldım.

Evet kız haklı. Bildiğim birkaç kelime ingilizce, üç beş kelime arapça. Ve bir de el kol, kaş göz, basen bel gibi daha hesap gününü beklemeden dile gelen âzâlarım. Hepsi bu kadar, ama anlaştık işte. Hiç zorluk çekmedik elhamdülillah.

Muhabbet ve sağlıcakla kalın Dostlar!..

Mehmet Aktaş



Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER