Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

İşsizlikte erken alarm

Seyfettin GÜRSEL - 17. 8. 2018 Cuma

İşsizlikte erken alarm

17. 8. 2018 Cuma

Uzun süredir yazmıyordum. Arşive baktım, son yazım 9 Mayıs tarihli. Üç ayı geçmiş. Bu köşeden bilinçli ve iradi bir çekiliş yapmadığımı bilmenizi isterim. Bu uzun aranın nedenini merak eden okurlar için bir mea culpa borçlu olduğumu düşünüyorum. Filmi geriye sararak ama fazla uzatmadan neden elimin kaleme gitmediğini kısaca açıklayayım. İşsizliğe geleceğim, merak etmeyin.

?Ekonomide fırtına bulutları birikiyor? başlıklı son yazımı yeniden okudum. Cumhurbaşkanı Erdoğan´ın Londra ziyareti öncesi yazılmış. Yani Türkiye ekonomisini büyük bir çalkantının içine sürükleyen dönüm noktasının öncesinde. Erken seçim ilan edilmiş durumda, TCMB de fonlama faizinde 75 baz puanlık artış yapmış.  Göz açıp kapayıncaya kadar nereden nereye geldiğimizi hatırlatmak için yazımın son bölümünü biraz kısaltarak yeniden paylaşıyorum.

?? Önce bardağın az da olsa dolu tarafından başlayalım. 2001 krizinden sonra kurulan sağlam kurumsal zemin halen yerinde ama bir süredir hissedilen sarsıntılar giderek şiddetlenebilir. Kurumsal zemin daha fazla hırpalanmaz, ekonomi politikasında da çılgınlıklar yapılmazsa 1990´lı yıllarda yaşadığımız saf kan yerli yapım krizlerin bir benzerinin tekerrür etmeyeceğini düşünüyorum? Bardağın boş tarafına gelince: Birincisi, Recep Tayyip Erdoğan kazandığı takdirde ekonomi politikasında, özellikle de para politikasında hatalar ihtimal dâhilinde. İkincisi, zıvanadan çıkmakta olan enflasyonun kontrol altına alınması için bu işten anlayanlar artık 250-300 baz puanlık faiz artışından dem vuruyor. Bu nasıl mümkün olacak? Üçüncüsü seçim ekonomisi hovardalığı ile kamu harcama eşiği bir kademe yükseldi. Mali disipline dönüş ya başka harcamalardan kısmayı ya da esaslı vergi artışları gerektirecek? Cumhurbaşkanlığı böylesine sert bir düzeltmeyi göze alabilecek mi? Sorular uzatılabilir? 24 Haziran´dan sonra iktidara kim gelirse gelsin bozulan dengeleri oluşturmak için büyük bir bedel ödemek zorunda kalacağımız açık.?

Bugünden bakınca bu öngörülerin bir hayli iyimser, hatta naif kaldığı açıkça görülüyor. Şu notu düşmek isterim: 9 Mayısta Dolar kuru 4,30´muş. İtiraf etmeliyim ki naif iyimserliğimi uzunca süre korudum. Hızla yükselme trendine giren döviz kuru ve enflasyon ile sert ama hep geç kalmış faiz artışlarının çıkardığı yangın her harladığında ekonomi yönetiminde er ya da geç aklıselimin hâkim olacağını düşündüm. Çünkü aksi benim ekonomi dünyamda hiç akılcı görünmüyordu.

Dahası, 24 Haziran´da Recep Tayyip Erdoğan seçimi kazandığı takdirde ki aksine ihtimal vermiyordum, ekonomiyi Mehmet Şimşek ile yönetmeye devam edeceğine dair ?güvenilir kaynaklardan? kuvvetli duyumlar alıyordum. Bu beklenti içinde ?öyle olursa böyle olur, olmazsa şöyle olur? tarzında spekülatif yazılar yazmak yerine beklemeyi tercih ettim. Sonunda ekonomi yönetiminin geleceğine dair güven uçup gitti. Bu yetmezmiş gibi bir de ABD ile ?papaz? krizi patlak verdi.

Bir süredir yeniden yazmaya başlamanın zamanının geldiğini düşünüyor fırsat kolluyordum. Aklımdaki fırsat da ekonomide üçüncü çeyrekten itibaren yaşanması kaçınılmaz hale gelen sarsıntının şiddetine dair büyümenin ilk öncü göstergelerinin yayınlanmasıydı.

Ama alarm verici ilk rakamlar sürpriz bir şekilde işgücü piyasasından geldi. Sürprizin ortaya çıktığında nedeni şu: Büyümede belirgin bir yavaşlama ya da daha kötüsü ekonomide daralma ortaya çıktığında (?kriz? demeyelim, malum ihtiyatlı olmak gerekiyor) istihdam 1-2 ay gecikmeli olarak etkilenir. Geçmişte hep böyle oldu. Gayet mantıklı; işverenler işten çıkarmalara girişmeden önce fırtınanın şiddetini ve süresini kestirmeye çalışırlar çünkü işten çıkarma pek çok açıdan maliyetlidir.

Oysa bu kez işten çıkramalar Mayıs ayında başlamış görünüyor. Geçen ay Nisan dönemi (Mart-Nisan-Mayıs) İşgücü istatistikleri açıklandığında istihdamda beklenmedik bir durgunlaşmayla birlikte işsizlikte kuvvetli bir artış görülmüştü: Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış tarım dışı işsizlik oranı 0,4 yüzde puanlık şiddetli bir artışla 11,8´den 12,2´ye çıkmıştı. Açıkçası arızi bir durum olabileceğini düşünüp Haziran rakamlarını görmek istedim. Ayrıca inşaatta büyük bir istihdam kaybı söz konusuydu ve bu sürpriz değildi; konut sektörü zaten durgunluktaydı.

Haziran dönemi (Nisan-Mayıs-Haziran) rakamları Çarşamba günü açıklandı. Tarım dışı işsizlik oranının bu kez de 0,3 yüzde puanlık artışla yüzde 12,2´den 12,5´e tırmandığı görüldü. Sonuçta iki ayda işsizlik oranı ancak derin durgunluk dönemlerinde görülen bir şiddetle 0,6 yüzde puan artış kaydederek yüzde 11,9´dan 12,5´e (Mart işsizlik oranının yüzde 11,9 olarak revize edildiğini belirteyim) sıçramış bulunuyor. Bu sıçramanın sorumlusu tarım dışı istihdamdaki düşüşler. Nisan döneminde tarım dışı istihdam 15 bin, mayıs döneminde ise tam 50 bin, toplamda 65 bin azalmış. Tarım dışı işgücü artışı 108 bin olunca işsizler ordusuna iki ayda 173 kişi katılmış oldu.

İstihdam değişimine sektörler itibariyle baktığımızda mart döneminden bu yana manzara şöyle: inşaat üç ayda 150 bin çalışanını kaybetmiş. Bu sektörde şubat ayı itibariyle çalışan sayısının 2 milyon 192 bin olduğu dikkate alındığında istihdam yüzde 6,8 oranında gerilemiş bulunuyor. Konut sektörünün içinde bulunduğu durum herkesin malumu, lafı uzatmaya gerek yok.

Sanayide ise istihdam artışı ise son iki ayda 51 bin. Aslında sanayide üretim mayıs ayından itibaren geriliyor: Eksi yüzde 1,6. Haziran endeksinde değişim ise perşembe günü eksi yüzde 2 olarak açıklandı. Ama belli ki sanayi işverenleri henüz işten çıkarmalara başlamamış. Gelecek ay mayıs-haziran-temmuzu kapsayan haziran dönemi rakamları açıklandığında farklı bir durumla karşılaşabiliriz.

Şaşırtıcı gelişme hizmet sektöründe: İstihdam artışlarının ana motoru olan bu sektörde nisanda istihdam artışı 5 binden ibaret, mayıs döneminde ise 19 binlik kayıp var. Ne oluyor da hizmetlerde işten çıkarmalar işe alımların üzerine çıktı? İşverenler yaklaşmakta olan fırtınanın şiddetleneceğini düşünerek bir yandan işten çıkarmalara hız verirken diğer yandan işe alımlara fren mi yaptılar? 

Henüz bilmiyoruz. Ama şurası kesin. Korkulduğu gibi Türkiye ekonomisi temmuzdan itibaren bir daralma sürecine girdiyse işsizlik hızla artmaya devam edecek demektir. Ne kadar artar diye soracak olursanız şunu söyleyebilirim: 2016 yılında GSYH artışı yüzde 3,2´ye gerilediğinde tarım dışı işsizlik oranı Aralık ayında yüzde 14,3 ile zirve yapmıştı. Halen yüzde 12,5´te. GSYH azalmaya başlar ve daralma birkaç çeyrek devam ederse işsizliğin yeni bir rekor kıracağından şüpheniz olmasın. 

Ortada daha baskın seçim yokken ekonomide bir hayli sorun zaten birikmişti. Başkanlık referandumunu kazanmak için çeşit çeşit teşviklerle, sel halinde dağıtılan garantili kredilerle, gaz verilen cari harcamalarla son istikrar çıpası olarak görülen mali disiplinin dizginleri büyük ölçüde gevşetilmişti.

Beklendiği gibi coşan iç talep cari açığı tırmanışa geçirmiş, buna bir de siyasi baskı altında bunalan Merkez Bankası´nın ataleti ve tereddütleri eklenince döviz kuru başını alıp gitmiş, enflasyon talep ve maliyet kıskacı altında çift hanelere demir atmıştı. Nominal faizler o kadar yükselmişti ki, ekonomimizin göz bebeği konut sektöründe ipotekli kerdiler el yakmaya başlamıştı. Bu koşullarda devasa döviz borçlarına sahip büyük kuruluşlar da borçlarını yeniden yapılandırma kuyruğuna girmişlerdi.

Olan biteni yakından izleyen ?münafık? reyting kuruluşları da ?fırsat bu fırsattır? diyerek Türkiye´nin notunu kırmaya başladılar. Türkiye´nin risk primi, dolayısıyla devlet tahvillerinin piyasa faizleri tırmanıştaydı. Yani Hazinemiz daha pahalı borçlanır olmuştu.

Bu gidişatın sonunu nereye varacağını gayet iyi bilen ekonomi yönetimi gerek söylemde gerek uygulamada mali disiplinin dizginlerine asılmanın, Merkez Bankası da para politikasını elinden geldiğince sıkılaştırmanın çabası içindeydi. Bu çabaların ekonomik büyüme ve işsizlik cephesinde yaratacağı hasarın farkına varılınca zaten gündemde olan erken seçim olabilecek en erken tarihe yani 24 Hazirana alındı.

Makroekonomik dengeler bozulmaya başlamışken ve zaman geçtikçe daha da bozulacakları belliyken baskın seçim ekonomi açısından rasyonel bir karardı. Tabi muhalefete etkili taktikler geliştirmek için yeterli zamanı vermemek için de gerekliydi ama CHP, İyi Parti ve SP iktidarın hesaplarını boşa çıkardılar.

Bunun üzerine AKP iktidarı can havliyle müthiş bir ballı paket açıkladı; emeklilere yılda 2000 TL bayram parası, yoksul yaşlı maaşına yüzde 100 zam, aklınıza gelebilecek ne kadar ödenmemiş vergi, sigorta primi, trafik cezası varsa tümüne gecikme cezası ve ekstra faiz affı ile taksitlendirme bir torbaya doldurulup parlamentodan yıldırım hızıyla geçirildi. Yetmedi kaçak binalara kayıtlara geçme fırsatı verildi. Bu şekerlemeler yeterli bulunmamış olmalı ki şimdi kamu bankalarına tehlikeli ölçüde biriken konut stokunu eritmek için piyasanın altında (yani maliyetlerin altında) faizle kredi açmaları için talimat gündeme geldi.

?Seçim ekonomisi? bilinen ve çokça incelenmiş bir kavramdır. Ama bu kadarı görülmüş müdür bilmiyorum. Bu torbanın İlerde siyasal ekonomi ders kitaplarında seçim ekonomisinin mümtaz örnekleri arasında yer alacağından kuşkunuz olmasın. Bu önlemler kamu maliyesine ne getirir ne götürür uzun uzun tartışmaya niyetim yok. Pek çok meslektaş konuyla ilgili yazılarında gereken hesapları yaptı. Sadece finansal piyasada olan bitene bakarak bu saf popülist hamlenin nasıl karşılandığını aktarmak yeterli olacaktır.

Merkez Bankası son PPK´da fonlama faizini 75 baz puan artırmıştı. Piyasa uzmanları herhalde 50 baz puan arttırır ama yetmez diyorlardı. PPK daha atak davrandı. 4.10´lara kadar yükselen dolar kuru gevşemeye başladı ve 4,04´e kadar düştü. Düşüş devam edecek gibi duruyordu. Sonra seçim torbası piyasaya boca edildi. Dolar 4,20´yi geçti. Bir kaç gün sonra da Başbakan konut sektöründeki durgunluğu aşmak için kamu bankalarının düşük faizli kredi  vereceklerine dair açıklamayı yaptı. 1990´lı  yıllarda büyük tahribata neden olan ve 2001 krizinin önde gelen nedenlerinden olan görev zararlarının kapısı yeniden açılıyordu. Dolar kuru anında 2,30´a dayandı. Bu arada tabi ki 2 ve 10 yıllık devlet tahvillerin faizleri de rekor üstüne rekor tazeledi.

Artık ne enflasyon ne de bütçe açığı kısa vadede kontrol altına alınabilir. Haklı olarak herkes ekonomik krizin kapıda olup olmadığını soruyor. Önce bardağın az da olsa dolu tarafından başlayalım. 2001 krizinden sonra kurulan sağlam kurumsal zemin (para politikası bağımsızlığı, sağlam banka sistemi, mali disiplin önceliği) halen yerinde ama bir süredir hissedilen sarsıntılar giderek şiddetlenebilir. Kurumsal zemin daha fazla hırpalanmaz, ekonomi politikasında de çılgınlıklar yapılmazsa 1990´lı yıllarda yaşadığımız saf kan yerli yapım krizlerin bir benzerinin tekerrür etmeyeceğini düşünüyorum. Ama açılan gedikleri kapatmak için büyümede ve işsizlikte ağır bedel ödenmesi de kaçınılmaz hale geldi.

Bardağın boş tarafına gelince. Birincisi, Recep Tayyip Erdoğan kazandığı takdirde ekonomi politikasında, özellikle de para politikasında hatalar ihtimal dahilinde. İkincisi, zıvanadan çıkmakta olan enflasyonun kontrol altına alınması

 için bu işten anlayanlar artık 250-300 baz puanlık faiz artışından dem vuruyor. Bu nasıl mümkün olacak? Üçüncüsü seçim ekonomisi hovardalığı ile kamu harcama eşiği bir kademe yükseldi. Mali disipline dönüş ya başka harcamalardan kısmayı ya da esaslı vergi artışları gerektirecek. 9 ay sonra (Mart 2019´da) yerel seçimler yapılacağına göre yürütmeden sorumlu cumhurbaşkanlığı böylesine sert bir düzeltmeyi göze alabilecek mi?

Sorular uzatılabilir ama yerim kalmadı. 24 Haziran´dan sonra iktidara kim gelirse gelsin bozulan dengeleri yeniden tesis etmek için büyük bir bedel ödemek zorunda kalacağımız açık. Bu bedeli ödeyerek süreli bir durgunluk ile badireyi atlatabilir miyiz? Felaket tellâllığı yapmakla suçlanmamak için yanıtı size bırakıyorum.   



Anahtar Kelimeler: İşsizlikte erken alarm

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER